1.05.2007

SPİRİTOLOJİ, PARAPSİKOLOJİ, UFOLOJİ
TEMEL ALT YAPI KİTAPLARI
CİLT: 3
BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ YAYINLARI


HZ. İSA - EVRENSEL SEVGİ ELÇİSİ

SADIKLAR PLANI (Celse 17. 4. 1970) : “İsa’yı, insan olarak anlattığımız ideal varlığa yakın, yüksek nitelikte bir ara model olarak kabul edebilirsiniz. Şu şartla ki, kendini İsa olarak tanıtan varlık bir Evrensel İdare Mekanizması’nın unsuru idi. Bağlı bulunduğu sistemin kendine vermiş olduğu görevi yerine getirmek için yine kendi seçmiş olduğu bir araç ve kanalla yeryüzüne inmiştir. Siz İsa’yı babasız olarak bilirsiniz. O, yeryüzünde fizik olarak kendisine baba olacak herhangi bir kimseyi bulamazdı! Bu yüzden onun babası kendisidir ve bu yüzden baba olarak kendi Plan’ını seçmiştir, Semavi Baba deyimi bu kasıtla söylenmiştir. O oğuldur, çünkü kendi Plan’ının bir ilkahıdır!” (Sayfa: 8)

SADIKLAR PLANI (Celse 26. 3. 1966) : “İsa’nın Baba veya Rab diye çağırdığı şüphesiz Vicdan Planı’dır. Vicdan Planı bir Mekanizma’dır. Evrenin pozitif, ışık, hayır, yücelik ve iyilik tarafıdır. Bu yüzden İsa tamamen bu tesirlerle doluydu. Tesirlerin zayıfladığı anda kendi ruhsal potansiyeliyle hareket edebiliyordu, çünkü öyle istenmişti.” (Sayfa: 8)

SADIKLAR PLANI (Celse 9. 4. 1966) : “Baba ile oğulluk şu demektir: Bir varlık, hayatının belirli bir noktasında öyle bir istek ve öyle bir açlık içerisinde bulunur ki belirli bazı tesirlere hak kazanır. Yani onlar belirli bir Tesir Planından, bir üstün Tesir Planından tesir alabilecek ve o tesirle eylemde bulunabilecek ve bu eylemiyle de o Tesir Planı’nın bir organı (oğlu) haline gelebilecek varlıklardır.” (Sayfa: 9)

SADIKLAR PLANI (Celse 1. 1. 1966) : “Ruhül-Kudüs, bir Din Günü boyunca tüm insanlığın moral evrimini düzenleyen Vicdan Planı’dır. Ruhül-Kudüs, bireylerin fizik evren bilgisi dışındaki tüm manevi durumlarıyla ilgilenen ve onların evren bilgisini almaları için her tür gayretini değerlendiren bir Ruhsal Plan’dır. O esas itibarıyle tüm insanların içindedir. Başka bir deyişle, ona büyük ve kapsamlı bir tesire ve hakimiyete sahip Vicdani Organizasyon veya İdare Mekanizması da diyebilirsiniz. Ruhül-Kudüs tüm gücüyle gökten yere uzanmaktadır. Bütün sezgiler, bütün yüce itilimler, bütün moral bilgiler Ruhül-Kudüs kanalından gelirler. İşte şimdi bu mesajda olduğu gibi.” (Sayfa: 9)

Romalı Vali PİLATE’nin görüşü : Judaea Valisi Pontius Pilate, Roma İmparatoru Tiberius’a yazdığı mektupta İsa’dan övgüyle şöyle söz etmiştir: “Daha sonra İsa’ya bir mektup yazarak Forum’da bir görüşme yapmayı teklif ettim. Geldi. Nasıralı geldiği sırada sabah yürüyüşümü yapıyordum, ona baktığımda donup kaldım, ayaklarım sanki mermer döşemeye zincirlerle bağlanmış gibiydi. Suçlu bir insan gibi her yanım titriyordu, ama o gayet sakindi. Hiç kıpırdamadan bu olağanüstü insanı bir süre seyrettim. Görünüşünde ya da karakterinde hoşa gitmeyen tek bir şey bile yoktu. Ona derin bir saygı duydum, çevresinde bir aura bulunduğundan, kişiliğinin günümüz filozof ve üstatlarından daha üstün olduğundan, alçakgönüllülüğünün çevresine yayıldığından söz ettim. Hoş tavrı ve sevgisiyle hepimizin üzerinde derin bir etki bıraktı. Saygıdeğer İmparator, bunlar Nasıralı İsa ile ilgili olgulardır. Size ayrıntılı bilgi verebilmek için işi aceleye getirmedim. Kanım şudur ki, suyu şaraba dönüştürmeye muktedir olan, hastalara şifa veren, ölüleri dirilten ve dalgalı denizleri yatıştıran bir insan bu eylemleri yüzünden suçlanamaz. Başkalarının da söylemiş olduğu gibi İsa gerçekten de Tanrının Oğludur. Kulunuz Pontius Pilate.” (Sayfa: 17-18)

Rehber Ruh SİLVER BİRCH’ün görüşleri : “Hz. İsa, Yüce Ruhun misyonunu yerine getirmek için dünyanıza gelmiş bir haberciydi. O yeryüzündeki misyonunu yerine getirmiştir, ama misyonun geri kalan kısmı henüz tamamlanmış değildir, misyon devam etmekte ve ruhlar dünyasından yönetilmektedir. Hıristiyanların yaptığı gibi İsa’ya tapınmak yanlıştır, çünkü ibadet sadece Yüce Ruha yöneltilmelidir, O’nun habercilerine değil. Bu ruh o zamandan bu yana bin kez çarmıha gerilmiştir!” (Sayfa: 20)

THEODORE PARKER’ın görüşleri : “Hz. İsa’yı dünyanın en büyük oğulları ile ölç, onlar ne kadar fakir kalırlar. Onu insanların en iyisi ile dene, onlar ne kadar aşağı düzeyde kalırlar. Onu ne kadar yüceltirsek yüceltelim hedeften o kadar uzak kalırız. Fakat O yine de bizim kardeşimiz değil miydi, tıpkı bizim gibi insanoğlu, tıpkı bizim gibi Tanrının Oğlu değil miydi?” (Sayfa: 21)

DR. RADHAKRİŞNA’nın görüşü : “Tanrı dünyayı öylesine sevdi ki yegane oğlunu verdi
ifadesi, sevmenin ıstırap çekmek olduğu sezgisinin şiirsel bir anlatımıdır. Ne kadar çok seversek ıstırabımız da o kadar artar, sonsuz sevgi sonsuz ıstıraptır. Bu görüşe göre Hz. İsa salt bir din adamı davranışından çok daha yüksek bir ahlak öğretmiştir bize. O, insan haline gelen Tanrı olmaktan ziyade Tanrı haline gelen bir insandır. Hz. İsa’yı anlamak için İsa’nın zihnine sahip olmalıyız.” (Sayfa: 23)

GANDHİ’NİN görüşleri : “Hz. İsa, kendi hayatından alınacak derslerle insanlığa hepimizin arkasından koşmamız gereken o görkemli amacı ve yegane hedefi verdi. Onun sadece Hıristiyanlığa ait olmayıp tüm dünyaya, tüm ülkelere ve ırklara ait olduğuna inanıyorum. Hz. İsa’nın vaazlarını ve benim bunları yorumlayışımı göz önüne aldığım zaman, bir Hıristiyan olduğumu kabulde bir an bile tereddüt etmem. Fakat öte yandan şunu söylemek zorundayım ki, Hıristiyanlık adı altında yapılanların çoğu Hz. İsa’nın sözlerinin inkarıdır!” (Sayfa: 25)


HZ. İSA’nın kutlu sözleri

Hz. İbrahim günlerinden önce ben vardım.
Çağların sorunu çözülmüştür. Bir İnsanoğlu kıyam etmiş, insan bedeninin ilahi bedene dönüştürülebileceğini göstermiştir.
Ben, yapılacak mabedin bir örneğini yapmak için gönderilmiş bir model çiziciyim.
Babayı, anayı, eşi ya da çocuğu Christ’ı sevdiğinizden çok seviyorsanız arkamdan gelemezsiniz. Zenginliği ya da saygıdeğerliliği Christ’ı sevdiğinizden çok seviyorsanız arkamdan gelemezsiniz.
Babam beni İlahi Sevginin gücünü göstermem için gönderdi, o güç ki her canlıya ulaşır.
Biliyorsunuz ki tüm hayatım insanoğulları için yüce bir piyesti, insanoğulları için bir örnekti. Ben insanın imkanlarını göstermek için yaşadım.
Benim yaptıklarımı tüm insanlar yapacak, ben ne isem tüm insanlar öyle olacak.
Susayan her kimse bana gelip içebilir.
Bu fahişeler ve hırsızlar Tanrı’nın çocuklarıdır. Ruhları O’nun indinde sizinkiler ya da Brahmik rahiplerinki kadar değerlidir. Onlar, saygıdeğerliliğinizle gururlanan sizlerin çözmekte olduğunuz hayat problemlerinin aynılarını çözmekteler. Bazıları, onlara küçümseyerek bakan sizlerin çözdüğünüzden çok daha zor problemleri çözmüştür. Evet onlar günahkardır, suçlarını itiraf ederler, ama siz suçlusunuz, çünkü suçunuzu örtbas etmek için süslü bir elbise giyecek kadar kurnazsınız!
Görüyorsunuz ki odun kafalı insanlar devletin sandalyelerinde oturmaktalar. Büyük zekaya sahip insanlar sokaklarda çöpçülük yaparken onlar krallar, yargıçlar, senatörler ve rahipler olmuşlardır.
Bu yazıcılar ve Ferisiler Hayat Ağacı’nın ahfadından değildir. Onlar Tanrının bitkileri değil, insanların bitkileridir ve her yabancı bitki sökülecektir.
Dünyaları ayıran perde eterik bir perdeden ibarettir. Kalplerini imanla arındıranlar bu perdeyi aralayıp ölümün yanıltıcı bir şey olduğunu görebilirler.
Tek bir hayat süresine bakıp da bir yargıya varamayız. İnsanlar tek bir kısa hayatın havası içinde uçup duracak ve sonra hiçlik denizinde kaybolacak toz zerreleri değildir. Onlar Tanrısal benliği geliştirmek için yeryüzünün ve öte alemin havasını içine çeken ve birçok kez gelip giden Ebedi Bütünün ölmeyen parçalarıdır.
Biriktirilmiş serveti olan insanlar için Ruhun Melekutu’na açılan kapıdan girmek o kadar zordur ki!
İnsanları yeryüzünün leşlerine bağlayan zincirler kuruntunun atölyesinde işlenmiş, havadan imal edilmiş ve illüzyonun ateşinde kaynak yapılarak meydana getirilmiştir.
Tanrı hiçbir zaman insan için bir cennet ve cehennem yaratmadı. Bizler yaratıcıyız, cennetimizi de cehennemimizi de kendimiz yaratıyoruz.
İnsanın nefsani benliği için yaptıkları hayatının kredi tarafına hiç işlenmez.
Aldanmayın, hazineleriniz ruhun çapasıdır ve kalbiniz hazinelerinizin bulunduğu yerde olacaktır.
Her kim hayatını kurtarmak isterse hayatını kaybeder. Her kim hayatını hizmet etmek için karşılıksız verirse hayatını kurtarır.
Evrensel Tanrı Bir’dir, ancak o Bir’den de fazladır, her şey Tanrı’dır, her şey Bir’dir. Bu Evrensel Tanrı Bilgelik, İrade ve Sevgi’dir.
Beden hiçbir şeydir, ruh diriltici güçtür. Söylediğim sözler ruhtur, hayattır.


1981-1982 BİLGİ ÇAĞINA GİRİŞ

Uzaylı RAYMORE’dan Altın Çağ’a Giriş Mesajı : “Bu son dönem, bu yüzyılın son çeyreği yaklaşırken yüzyıllar boyunca mevcut olagelen kurumların çoğu sona erdirilecektir. Bu kurumlar saygı görmelerine ve ululanmalarına rağmen, insanlığın yanlış kavramları bu yapıların temellerine konarak yükseltilmiştir. Adalet kurumlarından, eğitim kurumlarından, din kurumlarından söz ediyoruz. İnsanlık bu temeller üzerine artık çökmekte olan bir yapı inşa etmiştir. ‘Gerçek’ bunlardan bazılarına girmiştir, ama ‘Son Gerçek’ bu kurumların herhangi biri vasıtasıyla henüz insanlığın şuuruna nüfuz edebilmiş değildir. Yüce Işık Varlıklar bir kez daha kadim bir kötülüğün karşısına sanki savaş alanındaymışçasına saf saf dizileceklerdir. Bu son dönemde insanların ruhlarında görkemli bir savaş olacaktır. Ruhül- Kudüs’ün aşağıya inebilmesi için arındırılmış kaplar gibi olabilsinler diye, sanki bir maden eritme potasına girip çıkmış gibi!
“Islah edici ateşlerden gelip geçmiş bazı kişiler hala vardır. Ruhül-Kudüs spiritüel gücün yukardan inişi demektir, o dördüncü boyut realitesine doğru ilerleyen her canın şuurunda meydana gelmelidir. Terra denilen bu planet bir kez daha doğru vibrasyon bandına getirildiğinde artık onu dejenere bir ırk değil, ışıkla dolu bir ırk iskan edecektir. İşte o vakit, ancak o vakit yüce öğretmenlerinizden çoğunun getirmeye çalıştığı realiteleri insanlık idrak edecektir.
“Yüce ve kudretli bir değişim zamanında ışık aşağıya nasıl inecek ve Gök’ün Orduları nasıl gelecekse, bizim araçlarımız da aynı şekilde Hiyerarşik Güçlerin plan, program ve rehberliği altında planetinize inecektir. Dünyanın nihai olarak yeniden inşa edilmesi için gerekli teknoloji ve bilimi de birlikte getireceğiz!” (Sayfa: 21-22)

Uzaylı ZOLTON’dan Yaklaşan Felaket Günleri Mesajı : “Afetlere yol açacak jeolojik hareketler aşağı yukarı üç gün sürecektir. Bu süre zarfında okyanustan kıtalar çıkacak, adalar kaybolacak, med-cezir dalgaları deniz seviyesinin yaklaşık 180 metre üstündeki her şeyi silip süpürecektir! Bu durum, daha fazla sayıda kasırgalar, faal hale gelen yanardağlar, hortumlar, depremler ve med- cezir dalgalarıyla belirgin hale gelecektir. Bu önlenebilecek bir durum değildir.Yaratıcı Ruh, dengesiz hale gelen her şeyi dengesini bulacak şekilde düzenlemiş, kainatını dengesini bulacak şekilde yaratmıştır.
“Dünya insanlığına daha yüksek yerlere taşınmaları için kehanetlerde bulunulmuştur. Bu aptallıktır, çeşitli sistemlerden gelen araçlar ve personel Scharee Sisteminin komutası altında yeterince taşıyıcı konvoy ve iniş aracıyla tüm dünya nüfusunu 15 dakikalık bir süre içinde yeryüzünden toplamaya hazırdır. Söz konusu durum hızla yaklaşıyor. Bir tarih veremeyiz, ama şundan kesinlikle emin olunuz ki duruma tamamen hakimiz. Yeryüzündeki yaşantıları ve niyetleriyle kurtarılmaya hak kazanan çaresiz halk kitleleri büyük bir hızla toplanacaktır.” (Sayfa: 23-24)

Rehber Ruh JOSHUA’dan Arındırma Operasyonu Mesajı : “1982’deki Yedi Tutulma Düzeni, yeryüzünün o vakit karşılaşacağı özel bir kaderin kanıtıdır, çünkü yedi rakamı göklerdeki bir imza gibi çok önemlidir. El yazısının duvarda olması gibi, o da herkesin görmesi için gökyüzünü süsleyecektir. O vakit, o yılda yeryüzü sakinleri 7. ışın radyasyonunun etkisi altına girecekler. 1982 ruhlar aleminde muazzam bir faaliyet yılı olacaktır, çünkü uzmanlaşan ve şimdi öteki boyutlara geçen ruhların faaliyete başlamasının yanı sıra temizliğin başlangıcını da göreceksiniz. Karanlık güçlere ait kişilerin dünyadan ayrılışı da başlayacaktır. Yeryüzünün titreşimleri değiştirilecek, temizlenecek ve yükseltilecekse insanlığın vibrasyonları da yükseltilmelidir. İnsanlar bunu kendiliğinden yapmaya yanaşmadıkları için 1982’de çöpün samandan nihai ayrılışı gerçekleşecek ve kendi kendine yapamadığını insanlık için biz yapacağız. Bu, işimizi bitirmemizden önce çok sayıda ölüme yol açacaktır.
“Negatiflikleri bu büyük ışıkta tutunamayacak kadar yoğun olanlar yeryüzünden ayrılmayı tercih edeceklerdir. Böylece büyük bir ‘yeniden ayarlama zamanı’ olacaktır, bütün bunların sadece 1982’de olacağını söylemiyoruz. Hayır, bu ani bir değişim değildir. Bunun bir kısmı 1980 sonlarında, 1981’de ve 1982’de çok güçlü olarak hissedilmeye başlanacaktır. Tıpkı moment kazanan, kudretli bir şekilde doruğa erişen ve sonra yavaşça sönüp giden bir dalga gibi! Yüce Merkezi Güneşten gelen emre göre melekler Haziran 1978’de ilk enerji ışınını dünyaya gönderdiler. Bu enerjinin etkileri ilk önce dünyanız tarafından hissedildi ve o görkemli ruh kıpırdandı, yanıt verme hazırlığına başladı. Söz konusu enerji dünya sakinleri için bir inisiyasyonun başlangıcıydı, bu Şiva Enerjisi ya da Yok Edici enerjidir! Şimdi zaman geçtikçe daha fazla farkedilir hale gelmekte, uluslar ve halklar arasında bir kaynaşmaya yol açmaktadır. Düşünce, fiil ve sözde ışıktan yana olmayanlarla, negatif enerji yayanlar yok edileceklerdir!
“ Bugün birçok kişinin hayatlarının tüm alanlarında eski düzenlerin çözülüşünü deneyimlemelerinin sebebi budur. Bize danışmak için gelenlere, yürüttükleri tüm işlerde dürüst davranmalarını tavsiye etmemizin sebebi budur. Şiva Işını hükmünü icra ettikten sonra ışıktan yana olmayan hiçbir şey artık ayakta ve yerinde kalamayacaktır. Bu Şiva Eylemi eski olanı çözeceği için planetin vibrasyonları ve enerji düzeni özgür kılınacak, titreşimi ve ışığı yükseltilecektir. Işıktan yana olanlar planete uyum sağlayabilmek için yükseltme eylemine yanıt vermek zorundadırlar. Ama şimdi böyle olmamakta, giderek daha fazla kişi hasta olmaktadır. Birçok kişi de ışığa ve onun yükselen vibrasyonlarına yanıt vermektense dünyayı terk etmeyi tercih edecektir, çünkü bu planet gelecekte Tanrıya yönelik varlıkların yurdu olacaktır! Siz En Yüce Bir’in çocuklarısınız, artık bu “İlahi Mirasın” sorumluluğunu üstlenmelisiniz!” (Sayfa: 39-42)

Dünyanın Efendisi SANAT KUMARA’dan Uyarı Mesajı : “Uyanık ol, çünkü varlığım her zaman seninledir. Şimdi yeryüzüne çoktan beri gecikmiş değişiklikleri oluşturacak şartlar gelmiştir. Bu değişiklikler yenidir, ama önce eski olanların atılması gerekir. Birçokları ıstırap çekecek ve ıstırapları paylaşacaklardır, onların nasibi keder olacaktır, çünkü ışık üzüntü taşımaz. Dikkatli olun, güneşli günler ve keyifli hava tahminlerinde bulunanlara aldanmayın, çünkü gelen günler mukadder kılınmış ve çoktan beri gecikmiş günlerdir! Birçoklarına afetler olarak gelecektir. İnsanlık uyum yasasını inkar edip yıkımını ekmiştir öylece de biçecektir. Onların sapkın yollarından döneceğini sanma! Ama sesimi dinleyen sana derim ki, uyanık ve hazır kişiler gibi ol, çünkü büyük değişim günü şimdi üzerindedir!
“Ben felaket için kehanette bulunmuyorum, bunlar dünya ananın doğum sancılarıdır. Yerkürede temizlik devam etmektedir, tıpkı kendi varlık kaynaklarından medet umanların içlerinde olduğu gibi, onlar ki kendilerini tümüyle Baba’mızın iradesine terk ederler. Yeni bir dünyanın olacağını söylüyorum, değişimler yeni bir dünyayı yaratacak ve onun kıyılarında barış, sevgi ve uyum içinde bir insanlık yürüyecektir. Onun üzerinde pislik ve karanlık olarak yer alanlar ortadan kaldırılacak ve uygun bir yere yerleştirileceklerdir. Kendilerini neye hazırlamışlarsa şimdi öyle karşılık göreceklerdir. Sen ışıkta oturmaya hazırlanmış kişi gibi ol, hoşnut olacaksın. Korkma, çünkü ışığa girmek için beni izleyenlerin üzerinde hiçbir hastalık olmayacak, sana hiçbir zarar gelmeyecektir!
“Üzerinde yaşadıkları küreyi mahvetme gücünü ellerinde tutanlardan korkma. İyi bil ki bu aptallar bilmedikleri güçlerle karşı karşıya gelecekler ve İlahi Plan yürüyebilsin diye ortadan kaldırılacaklardır! Bırak değişim rüzgarı essin, sen ışığa sıkı sıkı tutun. Ben bu gerçek bilinsin diye böyle konuşuyorum. Büyük bir elekten geçirme ve ayıklanma olacaktır! Sen hangisini seçeceksin? Şimdi açık zihinli ol, ayartıcının sözleri seni kandırmasın. Ayakta duran ve açıkça gören ben diyorum ki, kendini fırtına için hazırla, evini temizle, sevgi ve ışık için bir sığınak haline getir. Ben O’yum, Sanat Kumara!” (Sayfa: 48-51)


UFOLOJİ-Dünya Dışı Zeki Varlıklar Bilimi

Yüzyıllardan beri astronomiyle uğraşanların bir türlü cevaplayamadıkları bir soru vardır. Acaba dünya kozmosun hayat taşıyan tek planeti midir, yoksa üzerinde canlıların bulunduğu başka planetler de var mıdır? Bazı araştırmacılar eski Hint, Mısır ve Güney Amerika yazıtlarında sözü edilen ‘kayıp geçen nesneler’, ‘uçan parlak cisimler’ gibi tasvirlere insanlığın dikkatini çekmekte, uçan dairelerin eski çağlardan beri dünyamızı ziyaret ettiklerini ileri sürmektedirler. Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra dünyanın hemen hemen her yerinde görülen ufolar bu konuyla ilgilenen birçok organizasyonun kurulmasına yol açmıştır. Bu kuruluşlar, ciddi çalışmalar sonucunda çapları 6 metreden 75 metreye kadar ufolar, uzunlukları 1350 metreye varan puro şeklindeki ana gemiler ve çapları 0.30 metreden 1 metreye kadar gözlem disklerinin fotoğraf ve filmlerini çekmeyi başardılar. Ayrıca ufoların havadayken fizik kurallarını altüst ettiklerini, 90 derecelik sert dönüşler yapabildiklerini, 70 bin kilometreye varan hızlarla uçtuklarını da saptadılar. (Sayfa: 7)

Uzaylıların kendilerini dünya insanlarına tanıtabilmek için bazı insanlarla temas kurdukları da görülmüştür. Bunlardan bazıları uzay gemilerine davet edilmiş, seyahatler yaptırılmış, hatta fotoğraf çekmelerine bile izin verilmiştir. Ayrıca bugüne kadar 143 uçak pilotu ve 120 astronom ufo gördüklerini bildirmişlerdir. Ufolar daha çok atom bombasının atıldığı Hiroşima ve Nagazaki gibi kentlerde, nükleer testler yapılan Pasifikte ve nükleer santral bulunan yerlerde görülmektedir.
Temas kurmuş oldukları insanlara söylediklerine göre, uzaylıların amaçları insanlar arasında sevgi ve kardeşliği yaymak, spiritüel gelişmeyi sağlamak ve bizleri nükleer bir savaştan korumaktır. Avrupa ülkelerinin hemen hepsinde ufolojik çalışmalar yapılmakta, konuyla ilgili birçok kitap yazılmaktadır. Bu konuda başı çeken iki ülke Amerika ve Rusya’dır. Bu iki büyük gücün ufolar hakkında topladıkları bilgiler gizli tutulmakta, düzenlenen dosyalar devletlerin gizli arşivlerinde muhafaza edilmektedir. Uluslararası ufo kongreleri ufolara halkın ilgisini artırmış ve konuyla ilgili sayısız film çekilmiştir. Son yıllarda ufoların varlığına inanan birçok üniversite profesörü ve bilim adamı ufoloji diye bir bilim kolunun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bazı üniversitelerde ufoloji bilimi kürsüleri bile kurulmuştur. (Sayfa: 8-14)

Prof. Dr. Allen Hynek, uçan daire olgusunu hafife almanın yıkıcı etkisine dikkati çeken ilk Amerikalı bilim adamıydı. Tanıkların ve olayların alaycı bir tutumla karşılanmasının, bilimin bu konuya ilgisini yıpratan bir etki yarattığını şöyle belirtiyordu: “Uçan daire gözlemlerinin sadece “kuş beyinliler” ile “aklı bir karış havada entelektüellerin” ürünü olduğunu ima edip alay etmekle ne geniş anlamda kitle yararına, ne de uzun vadede bilim adına yapıcı bir tutum ortaya konmuş oluyor.”
Ufoların dünya dışı kökenli olduğu gerçeğinin en ateşli savunucularından biri de Prof. Dr. Mc. Donald’dır. Mc. Donald büyük bir titizlikle birçok ufo olayını incelemiş ve yüzlerce tanıkla görüştükten sonra şu sonuca varmıştır: “Elimizdeki bilgilere dayanarak ulaşabileceğimiz en geçerli sonuç, uçan dairelerin dünya dışından gelmekte oldukları düşüncesidir.”
Prof. Dr. Carl Sagan ise, “Dünya muhtemelen uzayın gelişmiş uygarlıklarını temsil eden zeki varlıklarca ziyaret edilegelmiştir” diyerek ilginç bir iddia öne sürmüş ve uzaylıların Ay’ın görünmeyen yüzünde kurdukları bir üssü kullanmalarının çok mantıklı olacağını söylemiştir.
Dr. Wilbur Smith ise kendisine yöneltilen bir soruya Washington’da şu yanıtı vermiştir: “Kanıtların yoğunluğundan ötürü uçan dairelerin uzaydan geldiklerine inanıyorum. Sanırım hükümetinizin uzay yolculuğuna ve yapay uydulara karşı duyduğu ilginin aniden artmasına ufoların ortaya çıkışı neden olmuştur. Yaptığınız çalışmalara göre diyebilirim ki, sizler de uzayda büyük hızlarla yolculuk yapabilme sırrıyla yakından ilgilenmektesiniz.”
Prof. Hermann Oberth ise ufolar konusundaki görüşünü gayet açık bir şekilde şöyle ortaya koyuyordu: “ Bu nesnelerin bir tür gezegenler arası araç olduklarından hiç kuşkum yok. Kökenlerinin güneş sistemimizin dışında olduğuna inanıyorum. Ancak, Mars’ı veya diğer bir gezegeni yollarının üzerindeki bir istasyon olarak kullanıyor olabilirler. Bu araçların, çekim alanını bozarak ya da değiştirerek büyük hızlarla seyrettikleri sonucuna vardım.” (Sayfa: 21-25)


SATHYA SAİ BABA (1. Kitap)

BHAGAVAN SRİ SATHYA SAİ BABA : “Eğer aranıza deniz kabuğunu, çarkı, mızrağı ve nilüfer çiçeğini tutan dört kollu Narayana olarak gelseydim beni bir müzeye koyar ve darshan peşinde koşanlardan ücret alırdınız. Eğer sade bir insan olarak gelmiş olsaydım öğretime saygı duymaz, onu kendi hayrınıza olduğu halde izlemezdiniz. Bu yüzden insanüstü bilgeliğe ve kudrete sahip bu insan formu içinde olmak zorundaydım. Gökyüzünü katetmek ve göğü bir konferans salonu gibi kullanmak zorunda kalacağım günler de gelecektir! Evet, inanın ki bu da olacaktır!” (Sayfa: 2)

DR. BHAGAVANTHAM (Nükleer fizikçi) : “Sathya Sai Baba fizik ve kimya yasalarını aşar. Bu yüzden onu ilahi bir Aşkın Varlık olarak açıklamam gerekiyor!” (Sayfa:5)

PROF. KASTURİ (Emekli üniversite rektörü) : “Herhangi bir eğitim görmemesine rağmen atomik formüller de, Vedalara ait ilahiler de, tıbbi reçeteler de, mantralar da hep Sathya Sai Baba’nın dilinin ucundadır!” (Sayfa5)

DR. SAMUEL SANDWEİSS (Psikiyatrist) : “Sathya Sai Baba sürekli bir sevinç hali içindeymiş gibi görünür. Yüzü ve bedeni bir insanda asla gözlemlemediğim bir enerji aurasıyla aydınlanmaktadır.” (Sayfa: 5)

PROF. V.K. GOKAK (Yazar-şair) : “Hiçbir avatar Sathya Sai Baba gibi böylesine profesyonel kişilerce onaylanmamıştır.” (Sayfa: 5)

HOWARD MURPHET (Yazar) : “Sathya Sai Baba’dan yayılan sevgi akımı bir sevgi okyanusunu andırıyordu. O okyanusta insanın fizik bedeni sanki ortadan kayboluyor, benliğin, endişenin, üzüntünün ve derinlerde yatan korkunun tüm katılaşmış yumakları eriyip gidiyordu. Bu vecit anlarında insan sonsuzun sınırına dokunuyor ve bunun sevincini duyuyordu.” (Sayfa: 5)

Yüksek Rehber Ruh DJWHAL KHUL’dan Mesaj : “Hindistan’daki okültizm bilgisi onbinlerce yıl geriye gider. Zaman, halkın bedenleri üzerinde damgasını bırakmış, onlara batılı bedenlerde sıkça rastlanan tepkiden yoksun bedenler bahşetmiştir. Çevre uzun bir süreden beri ülkenin sınırları içinde ikamet eden Yüce Varlıkların güçlü vibrasyonlarıyla doygunlaşmış, bu varlıklar aşağı yukarı gidiş gelişleri sırasında çevredeki eteri sürekli manyetize etmişlerdir. Bu da Hindistan’ın okült çabalar için bu kadar uygun olmasının bir diğer sebebidir, çünkü bu eterik manyetizasyon temas ettiği nüfusun eterik bedenlerini etkiler.” (Sayfa: 7)

SATHYA SAİ BABA : “Kuşkular ve hayal kırıklıkları tarafından ne kadar insafsızca harap edilmiş olsalar da zihninizin derinliklerini bana getirin. Onların nasıl tedavi edileceğini biliyorum, sizi reddetmeyeceğim, çünkü ben sizin annenizim!” (Sayfa: 12)

Sathya Sai Baba bana aniden bir soru yöneltti. “İlahi olan nedir? ” Aklıma sadece Tanrı demek gelmişti, Baba kendi sorusunu şöyle yanıtladı “Sevginin yer almadığı görev acınacak bir şeydir, sevgiyle yapılan görev arzulanan bir şeydir. Karşılığın yer almadığı sevgi İlahidir.” Sonra fizik, kimya ve bilimden söz ederek “Önce bilgi gelir, sonra beceri, sonra denge, sonra bilgelik ve sonra içeri doğru gidersin” diye ekledi. (Sayfa: 14)

“Swami dünyaya ne olacak, büyük bir afet olacak mı? ” diye sordum. Dünya nüfusunun % 30 ila %70’inin öleceğini söylediği yolunda bir rivayet dolaştığını anlattım. Swami asla böyle bir rakam vermediğini, bunun asılsız bir enformasyon olduğunu söyleyerek “Gelişen nefsaniyetten ötürü fiziki dönüş şoklarının planet üzerinde küçük ayarlamalar ve belirli bir miktar temizlik” yapacağını belirtti. (Sayfa: 15)

Sathya Sai Baba, yapmayı bir gün evvel planladığından emin olduğum bir şeyi yaptı! Boynumda asılı duran ucunda pandantif takılı zinciri eline aldı ve “Gerçek bir zincir istemez misin, bu taklit ” dedikten sonra eliyle havada bir daire çizerek hoş bir gümüşi disk materyalize etti. Diskin bir tarafında kabartma halinde kendi profili, öteki tarafında ise OM yazısı yer alıyordu. Çok sevinmiştim, bu gizliden gizliye arzulayıp da kendisinden isteyemediğim bir şeydi. Swami Sai Baba az sonra Ron’a ne istediğini sordu. Ron, “Daha fazla sevmek ve sizden bir anı Swami” der demez Baba eliyle havada bir daire daha çizdi ve bu kez görkemli bir beyzi yüzük materyalize etti. Yüzüğün üzerinde kendisinin mine üzerine işlenmiş renkli bir profili yer alıyordu. Öne doğru eğilerek yüzüğü Ron’un sol elinin yüzük parmağına taktı, yüzük parmağa tastamam oturdu. Ron Hindistan’a gelirken uçakta böyle bir yüzük hayal etmişti, hatta aynı parmağına takmayı düşünmüştü! Ron’un gözleri pek iyi görmediğinden yüzüğü inceleyebilmek için elini gözlüğüne attığı sırada Sai Baba “Saçlarımı göremiyor musun? ” diye espri yaptı. (Sayfa: 17-18)

Bu tür armağanlar hakkında Sathya Sai Baba bir vesileyle şöyle demişti: “Benden önemsiz maddi objeler almayı değil beni arzulayın, o zaman ödüllendirileceksiniz. Ne var ki sevgimin tamlığından ötürü size bir rahmet sembolü olarak her ne obje veriyorsam onu da almamazlık etmeyin. Bu yüzükleri, tılsımları, tespihleri neden verdiğimi size söyleyeyim. Hediyeler, onları vermiş olduğum kişilerle aramdaki bağı ortaya koymak içindir. Başları derde girdiğinde vermiş olduğum obje şimşek hızıyla bana gelir ve şimşek hızıyla geri döner, böylece benden söz konusu derde deva olan himaye rahmetini almış olur. O rahmet sadece bu hediyeleri üzerlerinde taşıyanlara değil, bana herhangi bir isim veya form altında çağrıda bulunanlara da açıktır. Rahmeti kazanan bağ sevgidir.” (Sayfa: 18-19)

Her zamanki gibi Sai Baba eliyle havada daire çizerek bizim için kutsal kül materyalize etti, bu kez sadece bayanlar içindi. 32 yıldır Sai Baba’nın yakın arkadaşı olan Prof Kasturi, Swami’nin tüm fizik yapısının sanki bu hoş kokulu külle doygunlaşmış olduğunu söylemektedir. Taraftarlarına yardım etmek için bedenini terk ettiği zamanlar, çoğu kez yüzünden, ağzından, baş parmaklarından veya alnından kutsal kül materyalize oluyormuş. Prof. Kasturi’nin söylediğine göre Sai Baba normal faaliyetlerini yürütürken bir yandan da sınırsız zihniyle herhangi bir yere ‘gidebilmekte’ veya herhangi bir yerde ‘olabilmektedir.’ Şahsen İngiltere’de Sai Baba’nın ışınlanma olaylarını duymuştum. Bu ziyaretlerden birine tanık olan kişi Sai Baba’ya “Eterik bedeninizle mi geldiniz? ” diye sorunca, Baba “Koluma dokun bakalım” demiş. Adam yoklamış, Baba’nın kolu gerçekten katıymış, sonra Sai Baba kapıya yönelip ortadan kaybolmuş. (Sayfa: 19-20)

Sai Baba’nın ‘her şeyi bilmesine’ küçük bir örnek verebilirim. Eşim Ron derin bir problem hakkında kendisine danışırken “Swami bu çok özel bir meseledir, yedi yıl önce…” diye söze başlamıştı. Konuşmaya hemen müdahale eden Sai Baba “Yedi buçuk yıl önce” diye düzeltti. O zaten her şeyi bizden iyi biliyordu. Daha sonra kocamla hesap ettiğimizde söz konusu sürenin tam 7 yıl, 6 ay 4 gün olduğunu hayretle gördük. Her şeyi bilen bir varlıkla konuşmanın olağanüstülüğünü anlatmak imkansız bir şey! (Sayfa: 20)

5.000 yılı aşkın bir geçmişi olan Upanişad’larda 250 yıl veya daha fazla sürecek bir Üçlü Enkarnasyondan söz edilir. Bu kehanete göre bir Makine Çağı olacak, bundan maddi bir hayat tarzı ve dünyayı yok etmenin teknolojik yolları zuhur edecektir. Üçlü Enkarnasyon etkisini yavaş yavaş göstererek dünyayı yıkımdan kurtaracaktır. Sai Baba da, ilk önce Shirdili Sai Baba ve onun vefatından sonra Sathya Sai Baba olarak gelmiştir. Son enkarne ise 21. yüzyılda Prema Sai adıyla gelecek ve Prema Sai’nin hayatı 22. yüzyıla kadar sürecektir. Dolayısıyla Sai Baba’nın amacına ulaşması için daha 120 yıl var.
Bu son avatarın, yani kadim kutsal metinlerde sözü edilen “Beyaz At Üzerindeki Kalki Avatar”ın üçlü enkarnasyonunun, Shirdili Sai Baba, Sathya Sai Baba ve Prema Sai olarak Mabut’un Şiva, Şiva-Şakti ve Şakti veçhelerini temsil ettiği yazılıdır. Kehanete göre, Sathya Sai Baba’nın şimdiki formunu 96 yaşında terk etmesinin hemen ardından, Prema Sai dünyaya gelecek. Biz bu son enkarnasyonun dişi bir beden içinde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini merak ediyorduk. Sathya Sai Baba bu konuya ilişkin sorumuza şöyle yanıt verdi: “Hayır, erkek olacak ve Mysore’da doğacak.” Demek ki Prema Sai’nin doğumu Bangalore ile Mysore kenti arasında Malu adlı bir yerde, 2023 yılı dolayında gerçekleşecekti. O zamanki ebeveyninin adları (ki henüz onlar da doğmamıştı) Sathya Sai Baba tarafından belirtilmiştir, ama ben bilmiyorum. Sai Baba şimdiki enkarnasyonunda Sathyanarana adıyla tüm bilgiye sahip olarak doğmuştur. Altı yaşındayken ona Bramajnani diye hitap ediliyordu. Bramajnani ‘tüm bilgiye sahip olan’ anlamına gelmektedir.
Prema Sai’nin formu acaba nasıl olacak? Bunu şu anda biliyoruz! Dr. John Hislop, her yıl yayımlanan “The Golden Age” adlı derlemenin 1980 yılı sayısında bu konuda ilginç bir açıklamada bulunmuştur. Bir sabah Sai Baba Dr. Hislop’a bir gün önce onun için materyalize ettiği altın yüzüğü geri vermesini söyler. Sai Baba baş parmağıyla işaret parmağı arasında tuttuğu yüzüğe üç kez nefes eder ve geri verir. Dr. Hislop yüzüğün üzerinde Prema Sai’nin çehresini görür. Daha önce som altın olan yüzük gümüş rengine bürünmüştür. Dr. Hislop yüzüğün aldığı şekli şöyle tarif ediyor: “Üzerinde kahverengimsi iyice cilalanmış bir taş vardı. Taşın üzerine profilden görünen bir baş işlenmişti. Burnun biçimi ve uzunluğu görünüyordu, ayrıca sol göz çukuru da belli belirsiz fark ediliyordu. Bu asil bir baştı, omuzlarına kadar dökülen saçları, bıyığı ve sakalı vardı. Çehresi sakin, huzur dolu ve görkemliydi. Bir nilüfer çiçeğinin üzerine oturtulmuştu veya çiçekten çıkıyordu.” Sai Baba Dr. Hislop’a şöyle demişti: “ Şimdi doğum halinde olduğundan onunla ilgili daha fazla şey söyleyemem. O dünyaya ilk kez gösteriliyor.” İlginç olan husus şu ki, o günden beri yüzüğün üzerindeki çehre giderek değişmektedir! Dr. Hislop yazısında bu değişiklikleri şöyle anlatıyor: “Şimdi tüm burun belirgin bir halde görünüyor, oysa daha önce burun taşın kenarıyla iç içe giriyor ve bir bütün olarak görünmüyordu. Fakat şimdi burunla taşın kenarı arasında bir boşluk var. Dahası, sol gözle sol yanağın bir bölümü de görülebiliyor. Birkaç yıl sonra ne şekil alacağını çok merak ediyorum. 10 yıl, 20 yıl sonra nasıl olacak acaba? ” (Sayfa: 21-22)

Sai Baba tarafından diriltildiğinde Walter Cowan adlı kişinin tıbben öldüğü doktorlar tarafından onaylanmıştı. Hatta burun ve diğer delikleri gömme hazırlığından olmak üzere pamukla tıkanmış haldeydi.

Bir gün Swami müritleri arasındayken, Hong Kong’da bir hastanede yatan taraftarını odanın duvarından süzülerek ziyaret etmiş, birçok aletle bağlantılı şekilde yatan adamın halüsinasyon görmediğini kanıtlamak için adamı ve tüm aletleri odanın bir başka köşesine taşımıştı. Yine duvardan geçerek kaybolmadan önce hastanın üzerine kutsal küller dökmüştü. Adam yataktan kalkacak halde olmadığı için hastane personeli hayretler içinde kaldı, fakat Hintli bir doktor durumu anladı. Hasta iyileştikten sonra Hindistan’a döndü ve şükran duygularını iletmek için Sai Baba’yı ziyarete gitti. Darshan’da oturup fırsat kollarken Swami onu tanıdı ve gülümseyerek “Merhaba Hong Kong” dedi. Sai Baba’nın, o şahsın iş için Hong Kong’dayken hastalandığını normal yollardan bilmesine imkan yoktu!

Baba bir başka sefer yine bir hastanede belirerek bir kadına ebelik yapmış, ortadan kaybolmadan önce bebeğin yıkanması ve örtüye sarılması da dahil gerekli tüm işlemleri tamamlamıştı. Henüz doğum beklemeyen hastane personeli doğum yapan kadından
“Kırmızı elbiseli, yığınla saçları olan bir adamın” doğumu yaptırdığını öğrenince hayretler içinde kalmıştı. (Sayfa: 22-23)

Sri Sathya Sai Baba, 1941 yılında yapılan doğum günü kutlamasında avatarlığın gizemini şu sözlerle açıklamıştır: “Her biriniz bir avatarsınız, benim gibi ete ve kemiğe bürünmüş ilahi varlıklarsınız, sadece bunun farkında değilsiniz. Bu enkarnasyon hapishanesine birçok hayatın hataları sonucu geldiniz, ama ben bu ölümlü bedene kendi özgür irademle büründüm. Siz bedene üç guna’nın ipleriyle bağlısınız, ama ben özgürüm, onlar bana dokunamazlar, çünkü guna’lar benim oyuncaklarımdır, ben onları sizi bağlamak için kullanırım. Siz arzu tarafından şuraya buraya sürüklenirsiniz, benimse sizi arzusuz kılma arzusundan başka bir arzum yoktur!” (Sayfa: 69)


SATHYA SAİ BABA’nın Bilgelik Dolu Sözleri

Her kalp için Tanrıya ulaşan bir yol vardır. Her biri kendi zamanında, kendi içsel güdüsüyle, kendine ait olan ve Tanrının ona ifşa edeceği yolda yürüyerek gelecektir.

Tanrı sizi güzelim bir mücevher haline getirmek için ısıtıyor ve eritiyorsa, kesiyor ve oynuyorsa, cürufunuzu ıstırap potasında çökeltiyorsa üzülmek neden?

Gerçeği aramak için herhangi bir yere gitmenize gerek yok. O, ilahi kıvılcım halinde orada, içinizdedir, fakat onun bir alev haline gelmesi gerekir.

Tanrıyı sağ elle, dünyayı sol elle kavrayın, sol el giderek gevşeyecektir!

Ben dünyaya davet edilmeksizin gelmedim. Sadhular, azizler, ermişler, her inançtan ve iklimden iyi insanlar bana çağrıda bulundular ve yakardılar, işte ben de geldim!

Ben sizi karıştırırım, yoğururum, havanda döverim, fırında pişiririm, gözyaşlarına boğarım. Ben sizi düzeltmeye, sizi değiştirmeye geldim!

Eğer günahkarlara, düşkünlere ve dejenere olmuşlara kapıyı kapatırsam başka nereye gidebilirler ki ?

Sefaletle yüklü biri bana geldiğinde çok mutlu olurum, çünkü benim vereceğim şeye en çok onun ihtiyacı var.

Hazinem doludur, herkese istediğini verebilirim. Ama onun verdiğimi almaya layık olup olmadığını görmem gerek.

Benim hiçbir özelliğim yoktur, sebep ve sonuç yasası beni bağlamaz. Ben ne erkeğim, ne kadınım, ne yaşlıyım, ne de gencim, ben bunların hepsiyim. Her zaman her yerdeyim, gitmeye ve gelmeye ihtiyacım yoktur. Zamanda geriye ve ileriye gidebilirim ve arzu ettiğim her şeyi bilebilirim, zaman ve mekan beni sınırlamaz. Fiziğinizin yasaları bir şeyin yoktan yaratılmasına izin vermez, ama bu yasa benim için geçerli değildir!

Bazen sanki havaya yazı yazıyormuş gibi yapıyorum. Sizin görmediğiniz kişilerle görüşüyor, anlayamayacağınız görevler yürütüyorum! Uzaktaki bir kişinin sorduğu sorulara cevaplar yazıyorum! Her an binlerce kişiye yardım ediyorum.

Siz bugün beni ilk kez görüyor olabilirsiniz, fakat hepiniz benim için eski tanıdıklarsınız, hepinizi gayet iyi tanıyorum. Neden ıstırap çektiğinizi, ne kadar ıstırap çekmeniz gerektiğini ve ıstırabınızın ne zaman sona ereceğini biliyorum.

Ben çağırmaksızın yüz kişi ikna etse, sürüklese ya da iteklese de hiç kimse bana gelemez.

Hiçbir insan iki efendiye hizmet edemez, ya ölüme ya da hayata hizmet eder. Sadece çağırdıklarım bana hizmet edebilir. Misyonunuz başlamıştır, beni izleyenler sözlerim sizedir!

Ben zihinlerin ve kalplerin içini görürüm. Kimin acil bir sorunu varsa, benimle görüşmeye ihtiyaç duyuyorsa onu görürüm!

Benim yeterliliğim kayıtsız şartsızdır, ben her şeyim!

Eğer dinlenmeye ihtiyacım olsaydı enkarne olmazdım.

Size duyduğum sevgi ve muhabbet bin annenin duyduğuna eşittir.

Ben sevginin somutlaşmasıyım, sevgi benim vasıtamdır.

Ben sizim, siz bensiniz, siz dalgasınız, ben okyanusum. Bunu bilin ve özgür olun, ilahi olun.

Ben daima sevinç doluyumdur. Her ne olursa olsun hiçbir şey benim gülümsememi silemez.

Ben buradayken niçin korkuyorsunuz?

Gerçekten dindar olan insan, hiçbir dine mensup olmayan iyi kalpli insandır.

Sadece tek bir din vardır, sevgi dini. Sadece tek bir kast vardır, insanlık kastı. Sadece tek bir dil vardır, kalbin dili.

Bir dine mensup olarak doğmak iyidir, ama bir dine mensup olarak ölmek iyi değildir. Büyüyün, düşünce özgürlüğünüzü demir parmaklıklar içine alan sınırlardan, kurallardan, doktrinlerden, kısıtlayan ve yöneten törenlerden ve ayinlerden kendinizi kurtarın.

Çeşitli yoga uygulamaları zihnin çalkantılarını geçici olarak sakinleştirebilir veya insanı daha sağlıklı yapabilir ve ömrünü birkaç yıl daha uzatabilir, işte hepsi bu kadar. Geri kalan yıllarda o bedenle ne elde etmeyi ümit ediyorsunuz?

İki günlük sosyal hizmet, iki aylık meditasyondan daha hayırlıdır.

Benim misyonum tüm insanlık içindir. Tüm insanlar tek bir soydan, tek bir İlahi kökenden gelirler. Hepsi de tek bir ilahi organizmadaki hücrelerdir.

Servetin adilane dağıtılması sadece alanla veren kişiler değişikliğe uğratılarak yapılabilir. Hiçbir politik sistem, eşitliği sağlamak için ne kadar çabalarsa çabalasın ne alan kişiyi değişikliğe uğratabilir ne de veren kişiye heyecan verebilir. Ne insanlara cazip gelecektir, ne de bunu ayakta tutabilecek kudreti vardır. Sağlanan eşitlik bir gölge tarafından, nefsin gölgesi tarafından sürekli izlenecektir! Değişiklik kalpten gelmelidir, toplumu eşit duruma getirmek için yapılan tüm maddeci atılımlar başarısızlığa uğramıştır. Arzulanan değişiklikleri oluşturacak insani şuur devrimini sadece spiritüel değişim meydana getirebilir.

Yüksek bir maddi hayat standardı düşüncesi toplumu harap etmiştir. Arzular hiçbir zaman tatmin edilemez. Arzular ihtiyaçların üremesine, bunun sonucu olarak da dertlere ve hayal kırıklıklarına yol açar. Lükse ve aşırı tüketime duyulan açgözlülüğün yok edilmesi için ahlaka, alçakgönüllülüğe, bağımsızlığa ve merhamete ihtiyacınız var.

Benim aşramımda zenginle fakir arasında hiçbir fark yoktur. Varlıklı kimseler bana fiziki konforun ve kudretin veremeyeceği zihin huzurunu elde etmek için gelirler. Onların zihinlerini ve kalplerini spiritüel değerlere ve gerçeklere yöneltirim.

Zenginler isteklerini feda etmelidirler ki fakirler ihtiyaçlarını karşılayabilsinler.

İnsanlığın tarihine, yalancılığın başarısızlığa uğrayacağı, Gerçeğin muzaffer olacağı ve erdemin hükmedeceği bir altın sayfa yazmak için geldim. O zaman insanları kudretli kılacak şey bilgi ve icat becerisi yahut servet değil karakter olacaktır. Bilgelik ulusların konseylerinde baştacı edilecektir.

Evdeki barış, dünyadaki barışa atılan ilk adımdır.

Enkarnasyonunuzun yegane amacı nefsi merhamet sunağı üzerinde çarmıha germektir!

Nefret edilseniz bile sevmeye devam edin, çünkü sevmek ve affetmek doğanızda var.

Nefsin ortadan kaldırılması için hizmetten daha iyi bir disiplin yoktur.

Ben spiritüel çabanın niteliğine bakarın, niceliğine değil.

Kendinize günah mirasçıları demeyin, sizler ölümsüzlüğün çocuklarısınız!

Gençlik yıllarında dünyevi başarıya yönelik arzu iyi bir şey olabilir, bu sadece ileriki yaşlarda kötü bir şeydir.

Dertleri hoşnutlukla karşılayın, çünkü ruhlara tatlılığı ancak dert kazandırır.

Önce kendinize inanın, sonra Rabbe inanın. Bu ikisine iman ettiğinizde sizi ne hayır etkileyebilir ne de şer!

Her yerde yüce canların nasibine her zaman iftira düşer, böyle olmasaydı doğal olmazdı!

Bulutların güneşin görkemini saklaması gibi kuşku ve vesvese bulutları da benim görkemimi anlayışınızdan saklıyor.

Avatarların başarılı ya da başarısız olmaları söz konusu değildir. Onların istekleri gerçekleşmek, planladıkları meydana gelmek zorundadır.


SATHYA SAİ BABA - Mucizeler İnsanı (2. Kitap)

PETER BRENT : “Sathya Sai Baba’nın üstadı ve bir önceki enkarnasyonu Shirdili Sai Baba, 19. yüzyılın ikinci yarısı boyunca hem Müslümanlarca hem de Hindularca kendilerine mal edilmek istenen kutsal bir kişiydi. Müslüman elbiseleri giyer, ama Hinduların kast işaretlerini taşırdı. Nerede, hangi şartlar altında doğduğu, ebeveyninin kim olduğu bilinmiyordu. İlk kez 16 yaşındayken bir düğün töreninde misafir olarak Shirdi köyünde görülmüş, ardından Shirdi’de yerleşmişti. Üç yıl sonra oradan da ayrılmış, fakat dört yıl sonra geri dönerek temelli orada kalmıştı. Ünlü mucizelerini Shirdi’de gerçekleştirmiş, kandillere yağ yerine su koyup yakmış, binlerce kilometre ötedeki insanların düşüncelerini okumuş, hastalara şifa dağıtmış, ölüleri diriltmiş, fırtınaları durdurmuştu! Hiç araştırmadığı kutsal metinleri okumuş kimselerden çok daha iyi bilirdi.” (Sayfa: 5)

Shirdili Sai Baba’nın, doğumundan 16 yaşına kadar olan hayatı hakkında hiç kimse bir şey bilmemektedir. Sathya Sai Baba üstadının bu kayıp yıllarını ayrıntılarıyla açıklamıştır. Onun anlattığına göre, fakir ama dindar Hindu bir ailenin üçüncü çocuğu olan Shirdili Sai Baba’nın doğumu bir esrar perdesiyle örtülüydü. Bir gün yaşlı bir adam bu fakir çiftin kapısını çalarak geceyi orada geçirmek istemiş. Koca evde yokmuş, kadın yatması için yaşlı adama verandada yer göstermiş. Bir süre sonra yaşlı adam uyuyamadığını, bir kadının bacaklarına masaj yapması gerektiğini söylemiş. Kadın bu garip isteği karşılamak için yakınlardaki hayat kadınlarından yardım istemeye gitmiş, ama hiçbirini evde bulamamış. Geri dönüp odasına kapanarak dua etmeye ve kendisini bu garip durumdan kurtarması için Tanrıya yalvarmaya başlamış. Tam bu sırada kapı çalınmış ve bir kadın yardım etmek için geldiğini söylemiş. Kadını yaşlı adamın yanına götüren ev sahibesi tam yatmaya hazırlanırken kapı tekrar çalınmış. Kapıyı açtığında hayretten donakalmış, çünkü kapıda ilahi çift, yani Şiva ile Parvathi duruyormuş. Tanrıça Parvathi hiç çocuğu olmayan kadına iki çocuk sahibi olacağını söylemiş, Tanrı Şiva ise bir üçüncü çocuğu olacağını ve bu çocuğun erkek formu içinde “Kendisi’nin” dünyaya geleceğini bildirmiş. Diz çöken ve gözleri yaşlarla dolan kadın başını kaldırdığında Tanrıların ortadan kaybolduğunu görmüş. Olanları kocasına anlatmış ama bir türlü inandıramamış.
Gerçekten de bir süre sonra iki çocukları olmuş, kadın üçüncüsüne hamileyken eşinden soğuyan adam evi terk etmiş. İki çocuğunu annesinin evine gönderen kadın kocasını izlemek için yollara düşmüş. Çok geçmeden doğum sancıları tutmuş ve bir banyan ağacının altında sonradan Shirdili Sai Baba olacak çocuğu, yani Tanrı Şiva’nın enkarnasyonunu dünyaya getirmiş. Kadın kocasına bir an evvel yetişmek için çocuğu yapraklarla örterek ormanda bırakmış. Müslüman bir aile oradan geçerken çocuğun feryatlarını duyarak bebeği evlat edinmiş ve ona Babu adını vermiş. Köy ağasının karısının çocuktaki Tanrısallığı keşfederek sık sık Babu’yu ziyarete gelmesi dedikodulara yol açınca, Müslüman çift onu yetim çocukların yetiştirildiği Venkusa adlı bir sadhu’nun aşramına vermiş. Tanrı Şiva, çocuk aşrama getirilmeden bir gün evvel Venkusa’ya rüyasında görünerek ertesi gün aşrama geleceğini haber vermiş. Venkusa çocuğu görür görmez onun Şiva’nın enkarnasyonu olduğunu anlamış ve gözü gibi esirgemeye başlamış. Ama Babu’yu kıskanan aşramdaki çocuklar bir gün onu kıyasıya dövmüşler ve tuğlayla başını yarmışlar. Venkusa, Tanrının kanıyla sulanmış o tuğlayı kutsayarak Babu’ya vermiş ve hiç yanından ayırmamasını söylemiş. Baba bu tuğlayı gerçekten de hiç yanından ayırmaz, geceleri yastık olarak kullanırmış. 1918 yılında bir müridi kazayla tuğlayı kırınca Baba şöyle demiş: “Kırılan tuğla değil kaderimdi. Bu tuğla hayatım kadar değerliydi.” Shirdili Sai Baba 1918 yılının 15 Ekiminde fizik bedenini terk etmiş ve 8 yıl sonra 1926’da Puttaparthi Köyünde Sathya Sai Baba olarak yeniden doğmuş! (Sayfa: 5-9)


Yüksek Rehber Ruh DJWHAL KHUL’dan mesaj : “Gelecek olan Haberci, senteze yönelik Şambala itilimini, Gezegensel Okült Hiyerarşi’nin sevgiye yönelik yüksek amacını ve insanlığın zeki çalışmaya yönelik arzusunu bileşik bir kudretle ifade ederek hepsini kendinde toplayacaktır. Bütün bu nitelikler onda odaklanacak ve bunların yanı sıra onda bir başka nitelik veya İlahi Prensip daha olacaktır ki, insan ırkı henüz adı olmayan bu prensip hakkında hiçbir şey bilmemektedir. O, yüce ve kudretli bir avatar olacak ve hiçbir şekilde insanlığın soyundan gelmeyecektir!” (Sayfa: 2)


SATHYA SAİ BABA’nın öğrenim hakkındaki düşünceleri

“Öğrenim, yolumuzu aydınlatması gereken disiplin, şimdi uzaktaki bir lambadır. Feragat, dürüstlük, hakkaniyet, doğruluk gibi erdemler insanlığın doğal nitelikleri olmalıdır, ama okullarımızda bunlara rastlayamıyoruz. Öğrencilerimizi esinlendirmesi gereken iki asil düşünce, kendiliğinden bir görev sevgisi ve sosyal yardımı her şeyin üzerinde tutmak için ateşli bir istektir. İşte eksikliğini duyduklarımız bunlar. Bunun yerine insanlar vicdansız önderlerin körü körüne taklidine, teşhirciliğe, zevk budalalığına ve sürekli artan konfora yönelik iğrenç bir özleme obsede olmuşlardır.”

“Karakter olmaksızın eğitim, insan severlik olmaksızın bilim, ahlak olmaksızın ticaret yararsız ve tehlikelidir.”

“Eğitim nasıl yaşanacağına ilişkin olmalıdır, nasıl para kazanılacağına değil! Bilgi bilgeliğe dönüştürülmedikçe ve bilgelik de karakterde ifade bulmadıkça eğitim boşa giden bir süreç olur. Eğitim, bu dönüştürme yeteneğini sağladığı takdirde yaşam dolu hale gelir. Fakat günümüzde eğitimin amacı belirli becerilerle entelektüel oyunların edinilmesi şeklinde dejenere olmuştur. Eğitim okumuş insanlara yiyecek, giyecek ve barınak temin etmekte, bu başarıldığı zaman görevinin sona erdiği sanılmaktadır.”

Her ülkenin en ücra köşelerinde bile eğitim kurumları bulunmasına rağmen ne yazık ki zihin huzuruna pek az rastlanıyor. İnsanlara konfor ve zevk sunan aletlerin bolluğuna rağmen huzurun erişilmez hale gelmesinin sebebi nedir? (Sayfa: 17)


Yüksek Rehber Ruh DJWHAL KHUL’dan mesaj : “Hindistan ışığı saklar ve o ışık dünya üzerinde açığa çıkarıldığında ve insanlığa açıklandığında form yönünde uyum meydana gelecektir. O vakit eşya olduğu gibi apaçık görülecek, hile ve illüzyondan arınacaktır. Bu uyum getirici ışığa Hindistan’ın acilen ihtiyacı var. Bu ışık ortaya çıktığında birinci iktidar ve hükümet ışınının doğru bir şekilde işlev görmesini sağlayacak, o zaman halkın iradesi de ışığa çıkmış olacaktır.” (Sayfa: 19)


SATHYA SAİ BABA’nın mucizeleri

SATHYA SAİ BABA : “Ben mucize yapmıyorum mucizeler benden yayılıyor, elimden bir şey gelmez ki! Kendini bu şekilde ifade eden benim sevgimdir. Benim için değerli olan bir kişiyi, öylesine güzel bir canı görüyorum ve ortaya bir yüzük çıkıyor, ona veriyorum. Bir başkasının iyileştirilmesi gerekiyor, öylesine iyi bir insan ki belirli bir ilaç veya biraz şifa verici vibhuti (kutsal kül) ortaya çıkıyor, ona veriyorum!” (Sayfa: 25)

1945 yılında, Sathya Sai Baba’yla birlikte Chitravati nehrinin kumsalına inen bir grupta bulunan Bn. Pourniya ilginç bir kumdan kutsal obje materyalize etme olayına tanık olmuştur. O gün kutsal objeler kumun içinden kendiliklerinden yükseliyorlardı. Baba sadece kumun içindeki heykelciğin baş kısmını ortaya çıkaracak şekilde bir miktar kumu eliyle yana itmekle yetiniyor, ardından heykelcik sanki gizemli bir güç tarafından itiliyormuşçasına yükselmeye başlıyordu. İlk önce bir Şiva heykeli, ardından bir Parvathi heykeli ve sonra da bir lingam ortaya çıkmıştı. Her biri kumun üzerinde 7-8 cm. kadar yükselince Baba son bir hareketle heykelciği kumdan çekip çıkarıyor ve hızla bir kenara fırlatıyordu, çünkü madeni olan bu heykelcikler elde bir iki saniyeden fazla tutulamayacak kadar sıcaktı. (Sayfa: 25)

Puttaparthi’yi eşiyle birlikte ziyaret eden bir adamın durumu Bn. Pourniya’nın dikkatini çeker. Adamcağızın karnı anormal derecede şişmiştir, sürekli yatmakta, hiçbir şey yememektedir. Bn Pourniya adama çok acır ve Baba’dan onu iyileştirmesini rica eder. Ancak Sai Baba “Sen burayı hastane mi sandın? ” diyerek teklifi geri çevirir. Bir süre sonra Bn. Pourniya kumsaldaki ateşin üzerine Baba ayaklarını yıkasın diye bir kap su koyar. Ateşi karıştırmak için geri döndüğünde Baba’nın hasta adamın odasına girdiğini görür. Bir müddet sonra adamın odasından çıkan Baba elindeki kirli muz kabuğu topağına benzeyen şeyi çöpe atarak ellerini yıkar ve Bn. Pourniya’ya şöyle der: “Burayı hastaneye çevirmem için ısrar ediyordun, işte ben de adama gerekli müdahaleyi yaptım.” Derhal hastanın odasına koşan Bn. Pourniya adamın karnı üzerinde ince bir ameliyat izinden başka bir şey göremez, şiş tamamen inmiştir. Adamın anlattığına göre, odaya giren Baba eliyle havada bir daire çizerek bir bisturi ve başka bir cerrahi alet materyalize etmiş, ardından da vibhuti materyalize ederek hastanın alnına sürmüş, uyuşan hasta bundan sonrasını hatırlamıyordu. Ameliyat yarasının bu kadar çabuk nasıl iyileştiğini merak eden Bn Pourniya bunu hastanın eşine sormuş ve şu cevabı almıştı: “Baba kocamın karnındaki kesiği parmaklarıyla bir araya getirir getirmez yara derhal kapandı. Sonra yaranın üzerine bir miktar vibhuti sürdü ve elini bir süre yaranın üzerinde tuttu.” (Sayfa: 26)

Sathya Sai Baba’nın mucizelerinden kuşku duyan John Gilbert adlı bir kişi Bangalore’de başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor:

“Kan tahlili yaptırmak için bir kliniğe gidiyordum. Bir çitin ötesinde olup bitenleri seyreden bir kalabalık dikkatimi çekti. Gidip baktım, bir kadın yere kapanmış çığlıklar atarak yeri yumrukluyor, üstü açık bir sarnıcın yanında bir bebek öylece uzanmış yatıyordu. Kaskatı olmuş bebeğin sarnıçta boğulduğu belliydi. Çevreyi ölüm havası sarmış, kadının feryatları iyice artmıştı. Gördüğüm bu manzara karşısında kötümserliğim adeta depreşti. İşte diye düşündüm, beni doğrulayan bir örnek daha. Tam olay yerinden ayrılacaktım ki, aklıma birden Sathya Sai Baba’ya seslenme düşüncesi geldi. Gözlerimi kapayarak “Pekala Sai Baba” dedim “eğer sen olduğunu söylediğin adamsan şu bebeği kurtar da görelim.” Gözlerimi açtığımda gerçek bir mucizeyle karşılaştım, bebek nefes almaya başlamıştı. Derhal çocuğu kapan babası benim de gitmekte olduğum kliniğe koşturdu. Klinikte bebeğin yuttuğu suları çıkardılar, çocuk sağlıklı bir şekilde ağlamaya başladığında benim de gözlerimden yaşlar boşandı. Bu olaydan sonra Sathya Sai Baba’nın ruhumun aramakta olduğu “Yaşayan Gerçek” olduğunu anladım.”
Bu olaya şahit olan John Gilbert, yakalandığı kanser hastalığına çare bulacağı ümidiyle Hindistan’a Baba’nın yanına gelmiş, kutsal kül yiyerek iyileşmiş ve yurduna dönmüştür. (Sayfa: 29-30)

Hollywood’da rejisörlük, Los Angeles’de araba satıcılığı yaparak zengin olan ve uzun yıllar para ve şöhrete tapan Joel Riordan, karısının Sai Baba’yı göklere çıkaran övgülerinden gına getirince Hindistan’a gidip bu adamı gözleriyle görmeyi, hatta bir sahtekar olduğunu ispat etmeyi kafasına koymuştu. Joel başından geçenleri bir yazara şöyle anlatmıştır:
“Hollywood’dan ayrılmadan önce önemli biriyle bir öğle yemeği yedim ve tasarladığım yolculuğu anlattım. Baba’nın ününü o da duymuştu. Laf arasında “Peki Joel Baba’dan ne dilekte bulunacaksın? ” diye sordu. O anda aklıma parlak bir fikir geldi. “Bu garip adamın Tanrı olduğunu söylüyorlar. Ben de ondan Tanrının yapabileceği bir şeyi, bir gökkuşağı yaratmasını isteyeceğim” dedim. Şunu da belirtmeliyim ki, arkadaşımın bu konuşmayı Baba’ya iletmesi imkansızdı.
“Ertesi gün karımla birlikte yola çıkıp Hindistan’a vardık. Puttaparthi’de öğleden sonra bir geziye çıktık, hava çok kuru ve sıcaktı. Birden gökyüzünün batı kesiminde parlak bir
gökkuşağı belirdi, oysa havada bir damla bile nem yoktu. Üstelik garip bir şekli vardı, normal olarak gökte bir eğri çizmesi gerekirken bir sütun gibi dümdüz göğe uzanıyordu. Doğrusu biraz ürkmüştüm. Sonra gökkuşağının renkleri alttan başlayarak silinip kayboldu. Bu olaya karım da tanık olmuştu.
“Geziden döndüğümüzde Baba’nın bizi beklediğini söylediler. Görüşme odasına girer girmez Baba, “Pekala garip adam gökkuşağını beğendin mi? ” diye soruverdi. Can evimden vurulmuş gibiydim, kendisi için kullandığım sıfatı bile biliyordu. Ama pes etmedim ve onu bir kere daha denemeye karar verdim. Bu sefer o mevsimde Hindistan’da bulunmayan bazı taze meyveleri odada hemen yaratmasını isteyecektim. Aklımdan bu düşünceyi geçiriyordum ki, Sai Baba konuşmasını keserek havada eliyle bir daire çizdi, sonra elini bana uzattı, avucunda taze bir incir duruyordu, hiçbir şey söylemeden inciri verdi. Odadan çıktıktan sonra inciri yedim, dalından yeni koparılmış gibi tazeydi. Hem incirin mevsimi değildi, hem de o yörede hiç incir yetişmiyordu.”
Joel Riordan daha sonra Baba’nın mucizeler yaratan gücünü kabul etmekle kalmamış, Amerika’yı terk ederek karısıyla birlikte Baba’nın aşramında kendilerine tahsis edilen eve yerleşmiştir. (Sayfa: 31-32)

Yazar Howard Murphet, Sathya Sai Baba’yla ilgili son kitabının ‘Doğaya Hakimiyet’ başlıklı bölümünde şunları yazmaktadır: “Somut haldeki madde, insani duyularla zihnin tertip ettiği bir olgudur. Fizik bilimine göre, mevcut enerji desenlerinin kozmik mahiyetteki dansıdır. Spiritüel bilime göreyse bu kozmik dansı sürdüren kudret onu değiştirebilir de. Bu kudret İlahi Zihin’dir. Hint inancındaki Nataraja’nın dansı bu gerçeği sembolize eder. Burada üzerinde durulması gereken en önemli bilimsel gerçek maddenin tamamiyle değişken olması, yani bir görünüşten diğerine geçebilmesidir. Maddeyi yaratmış olan ve onu ayakta tutan kudret, yani İlahi Şuur avatarda uyanık olup bizlerde uyku halindedir. Dolayısıyla, atomaltı fiziğin doğaya ilişkin ortaya koyduğu şimdiki dünya görüşü teorik olarak mucizeleri mümkün kılmaktadır.”
(Sayfa : 37)

Sathya Sai Baba kırık bir granit parçasını eline alarak Haydarabad’daki Osmania Üniversitesinin Jeoloji Bölümü Başkanı Dr. Y.J. Rao’ya uzattı. “Bil bakalım bunun içinde ne var? ” Jeolog granit parçasının barındırdığı minerallerden birkaçını saymaya başladı. Baba, “Ben onları sormuyorum, daha derinlere git” dedi. Jeolog bu sefer moleküller, atomlar, elektronlar ve protonlardan söz etti. Baba yine tatmin olmamıştı. “Hayır hayır, daha derinlere git.” Bilim adamı daha fazlasını bilemeyeceğini söyledi. Granit parçasını adamın elinden alan Baba taşı parmaklarının ucunda tutarak üfledi ve Rao’ya uzattı. Granit parçası şimdi kaval çalan bir Krişna heykelciğine dönüşmüştü! Jeolog granitin iç yapısında bir değişikliğin meydana geldiğini fark etmişti, ama bunun nasıl yapıldığını anlayamamıştı. Sai Baba “Görüyor musun” dedi “senin moleküllerinin ve atomlarının ötesinde bu kayada Tanrı var. Tanrı tatlılık ve sevinçtir, heykelin ayağını kır da tadına bak!” Dr. Rao heykelciğin ayağını kırarken hiç güçlük çekmedi, kırdığı parçayı ağzına attığında bunun bonbon şekeri olduğunu farketti. Sağlam granit parçası bir anda Baba’nın elinde şekere dönüşüvermişti. Dr. Rao bu olaydan sonra bilimin ancak ilk sözü söylediğine, ama son sözün daima Tanrıya ait olduğuna kanaat getirdi. (Sayfa: 42)

Sathya Sai Baba Krişna’nın doğum yıldönümünde Bay V. Hanumantha Rao’nun evinde misafirdi. Bir ara Bn. Rao’ya dönerek “Burada bana bir kase tatlı vermek için bekleyen devalar var” dedi. Bn. Rao Baba’nın gösterdiği yöne doğru baktıysa da bir şey göremedi. Sai Baba iki elini öne doğru uzattı ve görünmeyen bir varlığın elinden alıyormuşçasına iri kristal bir kase aldı. Bn Rao’ya uzattığı kase tatlı çeşitleriyle doluydu. (Sayfa: 44)

Bir keresinde tanınmış bir Hint prensesi bir platformun üzerinde ayakta duran Sathya Sai Baba’nın hemen önünde oturuyordu. Prenses o sırada bir şeyler oluşturmak için eliyle havada daireler çizmeye başlayan Baba’nın aşağıya bakan açık avucunu dikkatle izlemeye koyuldu. Ermişin açık avucunun altında önce ufak ve parlak bir “bulut”un ortaya çıktığını gördü, ardından hızla yoğunlaşan bulut küçük ve pırıltılı bir objeye dönüştü. Baba’nın o anda kapanan avucuyla yakaladığı bu obje altın bir yüzüktü. ( Sayfa: 44)


SATHYA SAİ BABA’nın Bilgelik Dolu Sözleri

“Tüm dinlerin birbirinin fasetaları olduğu, tüm yolların aynı hedefe ulaştığı gerçeği bazı kimseleri öfkelendirmektedir. Hz. İsa’yla ilgili olarak sahneye konan piyeste, onun hayra ilişkin temel gerçekleri ve Tanrısal hayatı vurgulamasının, kendi başarısızlıklarını iftira ve yalanla örtbas etmeye çabalayan din adamlarınca nasıl yorumlandığına tanık oldunuz, hatta Hz. İsa’ya eziyet edilmesi için entrika bile çevirdiler. Onun tüm fiilleri saf ve kutsaldı, diğerkamca sevgiyle doluydu. İnsan kendi dinine karşı hayranlık duyabilir, ama bunun başkalarının dinine karşı duyulan nefretle bozulmaması gerekir. Bu nefret insanı, iftira ve dedikodu konusunda uzman olan propagandacılara para ödemeye bile teşvik eder. Ne onlara aldırın ne de sizi kışkırtmalarına izin verin. Daha çok ilahi sevginin günahlardan arındırıcı, ayakta tutucu yayınından tat almaya bakın. Bu size kalıcı bir sevinç kazandıracaktır.”
(Sayfa: 47)

“Ben yeni bir kült yaratmak için gelmedim, insanların bu konuda yanılgıya düşmelerini istemem. Bu Sai formunun, insanlığın İlahi Olan’a ibadet etmek için kullandığı çeşitli İsim’lerin formu olduğunu doğrularım! Dolayısıyla Rama, Krişna, Iswara, Sai adları arasında hiçbir ayrım yapılmaması gerektiğini öğretiyorum, çünkü hepsi de “Benim” adımdır. Sizler konferans verirken Sai’nin eşsiz kudretlerini ve bazı kimselerin benim hakkımda yazdıkları kitaplarda mucize olarak tanımlanan olayları işlersiniz. Fakat sizden ricam bunlara önem vermemenizdir, onların önemini abartmayın. En önemli ve en anlamlı kudret benim sevgimdir bilesiniz. Göğü yere veya yeri göğe dönüştürebilirim, ama bu İlahi Kudretin alameti değildir. Eşsiz olan alamet, etkili, evrensel ve her daim mevcut olan sevgidir.” (Sayfa: 48)

“Sai’yi korkutarak “görevinden” vazgeçirebilecek insan henüz doğmamıştır, bundan böyle de doğmayacaktır, çünkü gerçek zorla ele geçirilemez, gerçek zafer kazanmak zorundadır. İnsanları mucizeler yoluyla cezbetmeye çalıştığım söyleniyor, mucizeler bir kudret gösterisi olarak yapılmamaktadır. Mucizeler kendiliğinden meydana gelmekte ve kudretin kanıtı olarak işlev görmektedir.” (Sayfa: 50)

“Benim terkibimde öfke ve nefret yoktur. Bana hayat veren tesir prema’dır (sevgidir). Ben şefkatin deposuyum. Beni ve doğamı doğru şekilde anlayın. Rahmetim süreklidir, dışa yönelik göze göre faaliyetim bir maji, bir mucizedir, içe yönelik göze göreyse yaptıklarım İradedir. Yaratmakta olan El, vermekte olan El’dir, hiçbir şeyi kendine saklamaz. Faaliyetim daima sizler içindir, bu benim gerçeğimdir, bunu bilin ve mutlu olun.” (Sayfa: 51)

“Beni kötüleyen ve bana itiraz edenlere, bana ibadet eden ve beni sevenlerden daha fazla hayır dua ederim. Çünkü hakkımda yalanlar yayanlar bundan sevinç duyarlar, onların sevinç duymalarına neden olmam beni mutlu eder. Sizler de bunu kabul etmeli, biri size iftira ettiğinde mutlu olmalısınız. Ona kötü konuşarak yanıt vermeyin, çünkü o zaman nefret zinciri her ikinizi birden bağlayacak, her ikinizi de aşağıya çekecek ve hayat bir trajedi haline gelecektir. Öfkeye metanet yoluyla egemen olun, nefrete sevgi yoluyla egemen olun. Öfkeyi aynen karşılık vermek suretiyle körüklemeyin, nefreti hiddetle beslemeyin.” (Sayfa: 52)

“Herkese geçmişte olanı, şimdi ve gelecekte olanı tümüyle bildiğim için insanlara diledikleri merhameti vermekte acele etmem. Bir kişinin bu hayatta neden ıstırap çekmesi gerektiğini ve bir sonraki enkarnasyonunda şimdiki ıstıraptan neler kazanacağını bildiğim için insanların istedikleri şekilde hareket edemem. Bana az önce katı kalpli diyenler, biraz sonra yumuşak kalpli derler.” (Sayfa: 53)

“Bu Kali Çağında kötülerin sevgi ve merhamet yoluyla ıslah ve yeniden inşa edilmeleri gerekmektedir. Bu avatarın silahsız gelmesinin sebebi de budur. Bu avatar Sevgi Mesajıyla gelmiştir. Kötü ve kusurlu insanları dönüştürebilecek yegane silah sevgiyle söylenen Tanrı adıdır!” (Sayfa: 53-54)

“Rab, erdemin yeniden ihya edilmesi için ineceğini, herkesin etrafında toplanıp dostluğunun ve sohbetinin heyecanını hissedebilmesi için insan bedenine bürüneceğini bildirmişti. İşte bildirildiği şekilde Rab gelmiştir!” (Sayfa: 54)

“İnsana egemen olan, onu zayıf ve uysal bir hale getiren içindeki hayvan kurban olarak sunulması gereken koyundur. İnsanın kurnazlık ve hileyle dolu zihni de aynı şekilde kurban edilmesi gereken kedidir. İşte bu içsel fedakarlıktır ki dışsal fedakarlık bunun yansıması olmalıdır. Dışsal ayinler yapılırken bu içsel anlamların göz önüne alınması gerekir. Anlamları bilinmeksizin, hatta anlamlara hiç saygı gösterilmeksizin dışsal hareketlerle formalitelerin yerine getirilmesi günahtır.” (Sayfa: 55)

“İnsan dünyaya bu şekilde gelmeden evvel birçok hayvan hayatı geçirmiştir. Hayvan doğasının izleri gaddarlık, öfke, nefret, açgözlülük, yüksek ideallerden habersiz olma şeklinde onda hala mevcuttur. İnsan, bir kişideki birçok hayvandır, çakal, boğa, kaplan, fil hepsi de ondadır. Bu özellikleri bileşiminden atmak zorundadır. Kişi, anlayışının ötesindeki konularda gereksiz ve yararsız tartışmalara girdiğinde kendini bir koyun olarak ilan etmektedir. Bir fikirden ötekine, bir idealden diğerine, bir projeden bir başkasına atladığında ve hiç birine tam olarak bağlanmadığında maymun tabiatını sergilemektedir.” (Sayfa: 55-56)

“Tanrının rahmeti geçmiş karmanın sonuçlarını yok edebilir veya yumuşatabilir, bundan hiç kuşkunuz olmasın. Karma yasası öyle müdahale edilemez bir şey olsaydı, iyi yaşantı ve erdemliliğin geliştirilmesi tavsiye edilir miydi? ” (Sayfa: 56)

“Toplum İlahi İrade’nin izdüşümüdür. Bu ancak içsel bir spiritüel şuur vasıtasıyla elde edilebilir. Tüm insanlığın tek bir İlahi Aile olduğunu idrak etmek toplumun esasını anlamanın yoludur. Toplum İlahi Amacın bir tezahürü olduğu için bireylere toplumdan uzaklaşarak değil, toplumda yaşayarak İlahi Olan’ı idrak etmeleri emredilir.” (Sayfa: 56-57)

“Tanrı ne ödüllerle ne de cezalarla ilgilenir, O sadece yansıtır, yankı yapar ve tepki gösterir. O ebedi tanıktır, kendi kaderinizi kendiniz yaratırsınız. İyilik yapın iyi olun, karşılığında iyilik görürsünüz. Kötü olun, kötü işler yapın, kötü sonuçlar biçersiniz.Tanrıya ne teşekkür edin, ne de suçlayın, kendinize teşekkür edin, kendinizi suçlayın. Planı sadece Rab bilir, çünkü plan onundur! Siz sahnede sadece oyunun bir kısmını gördüğünüz için her şey çok karmaşık görünmektedir. Ancak tüm öykü gözler önüne serildiğinde O’nu ve Plan’ını takdir edeceksiniz, bunun için de yanılsama perdesinin arkasına geçip Yönetmen’in kendisiyle temasa geçmeniz gerekir. Siz sahnede rolünü oynayan bir aktörken, sahnesi dünya ve süresi çağlar boyu olan bu oyunun içsel anlamını kavrayamazsınız. Hayat, hayır ve şer, sevinç ve keder, başarı ve başarısızlık güçleri arasındaki bir savaştır.” (Sayfa: 57-58)

“Bu avatarın faaliyetini hiçbir şey engelleyemez ve durduramaz. Bu avatarın görkemi günden güne artmaya devam edecektir!” (Sayfa: 59)

“Ben hiçbir zaman bir başkasının yardımını aramam. Ben yardım teklif ederim, hiçbir zaman yardım almam. Benim elim daima verir, hiçbir zaman almaz. Bundan, bunun insani değil de ilahi bir güç olduğu sonucunu çıkarın.” (Sayfa: 59)

“Bazı kimseler sanki beni tanırmış gibi konuşmakta ve yazmaktalar. Onlar bin kere ölüp dirilseler bile beni ve doğamı hiçbir zaman anlayamazlar! Kişinin beni bilebilmek için benim gibi olması, bu yüksekliğe erişmesi gerekir. Ben hiçbir yere ait değilim, ben hiçbir isme bağlı değilim.” (Sayfa: 59-60)

“Sai zaman ve mekanın biçimlendirdiği olaylarda mevcut olmasına rağmen, her daim zaman ve mekanın ötesindeki Prensip’te kaimdir. Bu avatar bedeni içinde cismani olmayan Tanrının tüm kudretiyle silahlanmış olarak geldim!” (Sayfa: 60-61)


PARAPSİKOLOJİ- Olağanüstü Yetenek ve Duyular Bilimi

SİGMUND FREUD: “Ben, adına “okült fenomenler” denilen fenomenlerin araştırılmasını bilim dışı ya da zararlıdır diye daha başlangıçtan reddedenlerden değilim. Eğer şimdi olduğum gibi bilim kariyerimin sonunda değil de başında olsaydım, belki de tüm zorluklarına rağmen daha başka bir araştırma alanını seçmezdim.” (Sayfa: 5)

Parapsikoloji, paranormal (normal ötesi) güçleri, olguları ve yetenekleri inceleyen bilim dalıdır. Bu kelime, 1920’lerde Dr. J.B. Rhine tarafından Fransız psikoloğu Emil Boirac’ın psikoloji ötesi anlamına kullandığı ‘Parapsychique’ kelimesinden uyarlanmış ve 1953’de Hollanda Utrecht’de toplanan Uluslararası Psişik Araştırma Konferansınca parapsişik araştırma yapanların kendi aralarında kullanmaları için onaylanmıştır. (Sayfa: 9)

Günümüzün önemli psişiklerinden İsrailli Uri Geller üzerinde uzun araştırmalar yapan bilim adamı Dr. Andrija Puharich, Uri Geller’in bizden çok ileri düzeydeki bir galaktik uygarlıkla (Hoova) temas halinde olduğunu ve ‘Geller Etkisi’nin arkasındaki paranormal gücün, bu uygarlığın temsilcilerinin dünya atmosferindeki devasa uzay gemisinden (Spectra) kaynaklandığını ileri sürmektedir. (Sayfa: 43)

Beşeriyetin ileriye yönelik evrimine rehberlik eden ‘Gözetici Güçler’ için bilinçli bir vasıta, bir ‘Kova Burcu Çağlı’ diye tanıtılan Uri Geller Psychic Dergisinin Haziran 1972 tarihli sayısında şu açıklamayı yapmıştır. “Önce şunu belirtmeliyim ki ben hassas (psişik) bir kişi değilim, çünkü psişik kişiler kendi güçlerini kullanırlar. Bendeki güç benden gelmeyip benim vasıtamla kanalize edilmektedir. Bu gücün benim vasıtamla olaylar oluşturan bir zeki varlık olduğuna, belirli bir nedenden ötürü benim aracılığımla iş gördüğüne inanıyorum. Yaklaşık bir buçuk yıl öncesine kadar bir dış güç olasılığını aklıma bile getirmiyordum. İki yıl kadar önce Andrija Puharichle karşılaştıktan sonra bir dış güç hakkında daha fazla düşünmeye başladım. Ayrıca inanıyorum ki bizi bir şekilde bir başka yerde yapılacak çalışma için hazırlıyorlar. Yapmaya muktedir olduğum şeyler, belki de dünyadan ve insanlıktan daha fazlasını, örneğin evreni ilgilendiren çok daha büyük bir planın parçasıdır. Ayrıca hiçbir zaman ölmediğimize
de inanıyorum. Beden ölür ama biz enerji olarak, kendimiz olarak devam ederiz.” (Sayfa: 43-44)

SİR CYRİL BURT : “Bir takım araştırmalar göstermiştir ki, uygar insanların analizci ve entelektüel zihinleri tüm paranormal idrak türlerine karşı tuhaf bir şekilde direnç göstermektedir.” (Sayfa: 50)

Avustralya Sidney Üniversitesi antropologlarından Dr. Elkin, Avustralya Buşmanlarının
yaşamı konusunda yaptığı araştırmalar sonucunda bu insanların keskin bir koku alma duyusunun yanı sıra telepati ve kehanet gibi duyu dışı algılamalara da sahip olduklarını söylemektedir. Dr. Elkin’in bir diğer gözlemi de, yüzlerce kilometre ötede biri doğduğu ya da öldüğünde yerlilerin bunu bilmesidir. Buşmanlar telepati olgusunu kendilerine özgü kavramlarla açıklamaktadırlar. Onlara göre düşünceler görünmez olmalarına rağmen uçarak havadan gönderilebilir. (Sayfa: 50-51)

Bitkilerin bildiğimiz anlamda bir sinir sistemleri yoktur. Ancak ünlü Hint bilim adamı Sir Jagadis Chandra Bose, bitkilerin hassas bir sinir sistemiyle çok yönlü bir duygu yaşamı olduğunu söylemektedir. Örneğin bitkiler varlıklarına yöneltilen düşüncelere tepki gösterebilir, çevrelerindeki kişilerin duygularına katılıp yakınlarındaki bir canlının ölümüne tepki gösterebilirler. Sahipleriyle kilometrelerce öteden bile iletişim kurabilirler, dahası bir felaket anında bayılabilirler. (Sayfa: 54)


Bazı Ünlülerin Parapsikoloji Üzerine Görüşleri

DR. C. EVANS :
“Birçok ciddi bilim adamının parapsikolojiyi son derece ilginç ve muazzam potansiyel taşıyan bir bilim dalı olarak mütalaa ettikleri aşikardır.”

Tarihin en büyük düşünür ve filozoflarından Eflatun’un, başta rüya ve kehanet olmak üzere tüm paranormal olaylar hakkında sarsılmaz bir inancı vardı. Ölüm ötesi yaşamla reenkarnasyon gerçeğini benimsediği için, yeni doğmuş bir bebeğin zihninin geçmiş yaşamlarından sahnelerle dolu olduğunu ileri sürerdi. Eflatun’un gizemciliğinde, fiziki evrenin kapsadığı her şey ebedi bir düşüncenin yansıması olarak kabul edilir.

Mistik İngiliz Şairi William Blake, “İnsanın algılama melekeleri duyu organlarıyla sınırlanmamıştır. İnsan, duyunun keşfedebileceğinden çok daha fazlasını en azından duygularının keskinliğiyle algılar ” diyerek paranormal algılamaya vurgu yapıyordu.

Ünlü fizikçi Einstein duyu dışı algılama gerçeğini daima olumlu bir anlayışla karşılamıştır. Amerikalı yazar Upton Sinclair’in ‘Zihni Radyo’ adlı kitabına bir önsöz yazan Einstein, parapsikoloji konusunun ciddiye alınması için bilime çağrıda bulunmuştur.

Thomas Huxley’in torunu olan ünlü biyolog Sir Julian Huxley, paranormal olayların önemine vurgu yaparak şöyle diyor: “Duyu dışı algılama gibi ortaya çıkarılmamış imkanların varlığını gösteren tüm ipuçlarını izlememiz gerekir. Duyu dışı algılamanın, maddede var olduğu halde bir zamanlar bilinmeyen elektrikten de önemli olduğu kanıtlanabilir.”

NASA teknisyenleriyle birlikte birçok astronot da paranormal olayları etüt eden ülke çapındaki bir grubun, Spiritüel Keşif Alanları Birliği’nin üyesidir. Ünlü roket uzmanı ve Amerikanın uzay programının baş kişisi Wernher von Braun, “Bilimin bana öğrettiği her şey, ölümden sonra spiritüel varlığımızın devamına ilişkin inancımı güçlendiriyor” demiştir.

Parapsikoloji konusuyla en çok ilgilenen astronot, Apollo 14’ün uzay uçuşu sırasında ESP (duyu dışı algılama) deneylerini yürüten Dr. Edgar Mitchel’dir. Apollo 14’ün fırlatılışından bir süre önce New York Times gazetesinde Dr. Mitchel’den şöyle bahsediliyordu: “Ne kendisinin ne de diğer insanların anlayamadığı şeyler üzerine merakla eğilmek onun doğasında var. Kaptan Mitchel duyu dışı algılama olgusunu çekici bulmaktadır.” Astronot Mitchel, 1971’in Şubat ayında yer alan uçuş sırasında dünya üzerinde önceden saptanmış dört kişi ile telepatik temas kurmaya çalıştı. Bu deneyde Dr. Rhine’ın artık klasikleşmiş kart tekniği uygulanmıştı. Mitchel dünyaya döndükten sonra Dr. Rhine’ı Duke Üniversitesinde ziyaret ederek yapılan deney konusunda kendisiyle bir görüşme yaptı. Daha sonra deney sonuçları hakkında İnternational Herald Tribune gazetesine bir demeç vererek “Beklenenin çok üstünde” dedi. Mitchel günümüzde şuur ve parapsikoloji konularını incelemek üzere bir dernek kurmuştur. (Sayfa: 56-59)


UZAYLI İNSANLAR

İnsanın beden şekli evrenseldir. Galaksimizin öte tarafındaki bir insan bedeninin dış yapısı, yani biçimi bazı küçük ayrıntılar dışında dünya insanı gibidir. Kaldı ki dünya insanının beden formu, sistemimiz planetleri üzerindeki uzaylı dediğimiz insanların bedenlerinden yine onlar tarafından kopyalanmıştır. (Sayfa: 9)

1887 yılı Ağustosunda İspanya’nın Banjos köyü yakınlarında tarlada çalışan iki köylü, birden ilerdeki mağaradan çıkan iki çocukla karşılaşarak şaşkına döndü. Biri erkek diğeri kız olan bu çocukların tenleri yemyeşildi. Elbiseleri bilinmeyen bir kumaştandı, konuştukları dil ise hiç duyulmamıştı. Barselona’dan gelen uzman ve papazlar çocukları muayene ettiler, elbiseleri incelediler. Beş gün boyunca bu yeşil renkli çocuklar önlerine konan tüm yiyecekleri reddettiler, en sonunda taze fasulye yemeye razı oldular. Kısa bir zaman sonra erkek çocuk halsizlikten, belki de bakımsızlıktan öldü. Kız ise yargıç Ricardo de Calno’ya teslim edildi. Calno tutucu bir insan olduğundan kızın yüzündeki boyayı silebilmek için çok uğraştı, ama bir sonuç alamayınca bu gerçeği kabullenmek zorunda kaldı. Aradan beş yıl geçti, kız yeni yaşantısına alışır gibi oldu, İspanyolcayı öğrendi. Tenindeki yeşillik de kaybolmaya yüz tutmuştu ki ölüverdi. Kız, geldikleri ülke hakkında garip bir hikaye anlatıyordu. Güneşi tanımayan kendi ülkelerinin karşısında, geniş nehrin ötesinde güneşin aydınlattığı bir başka ülke vardı. Günün birinde korkunç bir fırtına kopmuş, çılgın bir rüzgar onu ve kardeşini kapıp mağaranın ortasına fırlatmıştı. El ele tutuşup yürüyerek köylülerin kendilerini bulduğu tarlaya ulaşmışlardı. (Sayfa: 13)

Yazar Harold T. Wilkins bir eserinde, 12. yüzyılda yaşamış keşiş Gervase Tilbury’nin İngiltere’nin Suffolk yöresindeki bazı mağaralardan ya da çukurlardan ortaya çıkan Yeşil Çocuklardan bahsettiğini anlatmaktadır. Tilbury’e göre, Wolfpittes denilen yerde hasat yapan köylüler bir çukurdan sürünerek çıkan iki yeşil çocuk görürler. Biri kız diğeri oğlan olan bu çocuklar garip giysiler içindedir. Köylüler hallerine acıyıp onları köye getirinceye kadar şaşkın şaşkın tarlada dolaşıp dururlar. Çocuklar verilen yemeklere ellerini sürmezler, sonunda tarladan getirilen baklalara razı olurlar. Birkaç gün baklayla beslenen çocuklar nihayet ekmek yemeye alışırlar. Derilerinin rengi gün geçtikçe açılmaktadır. İngilizce konuşmayı da öğrenirler. Fakat oğlan çocuğu bir süre sonra ölür. Kız ise giderek güçlenir ve dünyalı kızlardan hiçbir farkı kalmaz. Daha sonra Lynn’de bir adamla evlenir. İki çocuğa nereden geldikleri sorulduğunda Ermiş Martin’in ülkesinden geldiklerini, tarlada sürü otlatırken büyük bir gürültü işittiklerini, bedenlerinden kavranarak savrulduklarını ve kendilerini o çukurda bulduklarını söylemişlerdir.Söz konusu çocuklar öylesine tuhaf şartlar altında ortaya çıkmışlardır ki, insan onların uzaydaki herhangi bir dünyadan ya da dünyadaki bir yer altı aleminden ışınlandıkları sonucuna varabilir. (Sayfa: 14-15)


1938 yılında Çinli arkeolog Tchi Pu Tei, Çin ile Tibet arasında sınır oluşturan Bayan Kara Ula dağlarındaki bir mağarada esrarengiz işaretler ve bir çeşit hiyeroglifle kaplı yuvarlak taşlar buldu. Yapılan incelemeler taşların 12 bin yıl öncesine ait olduğunu gösteriyordu. Taşların üzerindeki yazıların çözülmesi tam 24 yıl sürdü. Bir dizi hiyeroglif çözüldüğünde şunlar okundu: “Dropalar taşıtlarıyla bulutlardan indiler. Bizim erkeklerimiz, kadınlarımız ve çocuklarımız şafaktan on kez önce mağaralara gizlendiler. Sonunda Dropalar’ın dilini el işaretleriyle öğrendiğimizde onların barışçı niyetlerle geldiklerini anladık.” Dropalardan bir grup, uzay araçları bozulunca dünyadan ayrılabilmek için araçlarını tamir etmeye çalışmış ancak bunu başaramamışlardı.
Bayan Kara Ula dağlarının bazı mağaralarında, arkeologlar ve speologlar 12 bin yıl öncesinden kalma sıraya dizilmiş bir takım mezarlar ve iskeletler de bulmuşlardır. Bu kalıntılar insansı görünüşte, çok büyük kafalı, kalın bacaklı, raşitik görünümlü yaratıklara aittir. Günümüzde de Bayan Kara Ula mağaralarında Ham ve Dropas kabileleri oturur. Bunlar cılız, raşitik kişilerdir. Boyları ortalama 1,27 metredir ve şimdiye kadar her türlü etnik sınıflandırmanın dışında kalmışlardır.
Sovyet Sputnik Dergisinde bilim adamı Viaceslav Zaitsev söz konusu taş diskleri konu edinerek bu buluşun önemine dikkat çekmiş ve incelenmek üzere Sovyetlere gönderilen diskler üzerinde yapılan araştırmaların son derece önemli iki hususu ortaya çıkardığını açıklamıştır. Disklerin iç yapılarında çok miktarda kobalt ve başka umulmadık elementler bulunmuş ve sanki elektrik yüklüymüş gibi disklerin titreştikleri tespit edilmiştir. Zaitsev bu önemli keşfin bazı kimseleri rahatsız ettiğinden söz ederek şöyle demektedir: “Bu olay, kökenimizi aydınlatabilecek şeylerle yüz yüze gelmekten kaçınan kişilere garip ve rahatsız edici geliyor. Çünkü taş levhalar günümüzden 12 bin yıl önce birilerinin bu gezegene indiğini ispat ediyor. Olay, arkeoloji ve antropolojinin güçlükle kurulmuş kronolojisine sokuşturulamayan pek çok olguyu kapsıyor. Bilim dünyasındaki otoriteler, Bayan Kara Ula’yı ciddiye aldıkları takdirde kendi kuramlarının hatırı sayılır bir bölümünü atmak zorunda kalacaklarını biliyorlar.” (Sayfa: 19-21)

1953 yılında bir hava kuvvetleri yüzbaşısı, California Hollywood’da bir Amerikan alayı salonunda konferans verdi. Yüzbaşı, 30 metre çapındaki bir uçan daireden 16 cesedi toplamakla görevli bir subaydı. Bu konuşmayı yedek subaylara üstlerinin talebi üzerine yapıyordu. Konuşma, Frank Scully ve Gene Dorsey tarafından da izlendi. Sonra aralarında G.V.Tassel’in de bulunduğu birçok davetli önünde Frank Scully’nin evinde tekrarlandı. Uçan daireden yanmış 16 ceset çıkarılmış ve otopsi için patalojistlere verilmişti. Birkaç hafta sonra operatörlerle konuşan Bay Tassel, 16 beynin analizinden cesetlerin en gencinin 350, en yaşlısının ise 700 yaşında olduğunu öğrenmişti. Uzaylılara ait bu kadavralar, Daytona’daki (Ohio) Wright Patterson Hava Kuvvetleri Üssü’nün derin kadavra dondurucularında hala saklanmaktadır. (Sayfa: 22-23)

Kanada’nın tanınmış gazetelerinden Canadien Minuit 1968 yılında şöyle bir haber vermişti: “ Bir başka gezegenden gelen ve canavara benzeyen bir yaratığın kullanmakta olduğu uçan dairenin enkazı, Gürcistanlı Vasili Dubinshev adında 43 yaşında bir köylü tarafından bulundu. Dubinshev’in Rus polisine verdiği ifadeye göre: “Sabah saat altıda traktörle tarlaya giderken 120-150 metre yukarda bir uçan daire görmüş, renkli ışıklar saçan araç hızla uzaklaşarak ilerdeki tepenin ardında infilak etmiş. Traktörünü oraya süren köylü aracın enkazının geniş bir alana yayıldığını, parçaların beyaza çalar renkte bir madenden yapıldığını görmüş ve durumu hemen polise bildirmiş. Olay yerinde araştırma yapan polis tepeye yakın ormanın içinde insandan ziyade sürüngen yaratığa benzeyen bir ceset bulmuş. 1.30 metre boyundaki yaratığın boynu çok kısa, kirpikleri ve gözleri yuvarlakmış, başında saç yokmuş, burun küçük bir delikten ibaretmiş, ağzı küçük ve yumuşakmış, iki kulağı varmış, derisi kırmızı kahverengi ve buruşukmuş, tüm vücudu ince mavi damarlarla kaplıymış, üzerindeki giysiler yanıkmış. Yaratığın hücre yapısında karbon yokmuş, buna karşın bol miktarda silikon bilginlerin dikkatini çekmiş. Deri yapısı bol miktarda azot ve helyum emmeye uygunmuş.” Bilim adamları
bu özellikteki bir yaratığın bin fahrenhayt derecedeki ortamda yaşayabileceğini tahmin etmektedirler. Bilimsel araştırmaları yürüten Dr. Fyodor Petrov, ‘Yaratığın dünyamızdan çok daha sıcak bir gezegenden geldiği kanısındayım’ demiştir.” (Sayfa: 27-29)

1959 yılının Şubatında Polonya gazetesi Wiezoor Wybrzeza’da şöyle bir haber çıktı: “21 Şubatta Gdynia limanına parlak bir objenin düştüğü görüldü. Bu olaydan birkaç gün sonra Gdynia plajının bekçileri yorgunluktan bitkin bir halde kumların üzerinde sürünen ve erkek olduğu aşikar olan tuhaf bir kişiye rastladılar. Bilinen hiçbir dilde konuşamıyordu ve üzerinde bir tür üniforma vardı.Yüzünün ve saçlarının bir kısmı yanmış gibiydi. Üniversite hastanesine götürülerek tecrit edildi ve incelemeye alındı. Üniforması üzerinden hiçbir şekilde çıkarılamıyordu. Bu giysi yün ya da deri gibi alelade bir maddeden değil, özel aletlerle ve ancak büyük çabalardan sonra açılabilen bir tür metalden yapılmıştı. Doktorlar bu hastanın uzuvlarının bizimkilerden çok farklı olduğunu hemen fark ettiler. Bu tür kan dolaşımını ilk kez görüyorlardı. El ve ayak parmaklarının adedi de normal değildi. Kolundaki bir tür pazubent çıkarılıncaya kadar hayatta kalan dünya dışı zeki varlığın cesedi incelenmek üzere Rusya’ya gönderildi.” (Sayfa: 29-30)

Tibetli rahip ve yazar Lobsang Rampa, özel Tibet inisiyasyonundan geçirildiği sırada rehber rahipler tarafından Potala Sarayının altındaki gizli mahzenlere götürülmüştü. Rampa, yer altı mahzeninde gördüklerini şöyle anlatıyor: “Nihayet üç ay sonra astrologlar vaktin artık geldiğini ve belirtilerin uygun olduğunu söylediler. 24 saat süreyle kendimi içi boş bir mabet davulu gibi hissedene dek oruç tuttum. Sonra Potala’nın altındaki o gizli merdivenlerden ve geçitlerden aşağı indirildim. Lamaların ellerinde taşıdıkları alev alev yanan meşalelerin ışığında ta derinlere iniyorduk. Nihayet geçidin sonuna ulaştık. Karşımızda kocaman bir kaya kütlesi vardı, yaklaşmamızla birlikte kocaman kaya yana doğru kayıp açıldı. Biraz ilerleyince bir başka geçitle karşılaştık, baharat ve tütsü kokularıyla karışık bayatlamış bir havası olan karanlık ve dar bir yoldu bu. Birkaç metre daha ilerledikten sonra karşımıza birdenbire altın kaplamalı heybetli bir kapı çıktı. Ağır ağır açılırken kocaman bir boşluğun içinden geliyormuşçasına yankılanan gıcırtılar duyuyorduk. Burası Gizli Yücelik Mabediydi. Üç üstatla birlikte içeri girdik, geri kalan refakatçi lamalar bir rüyanın yavaş yavaş zihinden silinen görüntüleri gibi kaybolup gitmişlerdi. Senelerin adeta kuruttuğu üç ihtiyar üstat dünyadaki metafizikçilerin en kıymetlileriydi.
“Oynaşan sarı ışık arttıkça dev heykeller belirmeye başladı etrafımda. Altınla kaplanmış, bazıları da kıymetli taşların içine yarı yarıya gömülmüşlerdi. Sonra karanlığın içinden bir Buda heykeli yükseldi, o kadar büyüktü ki meşaleler ancak beline kadar aydınlatabiliyordu. Diğer şekiller oldukça bulanık görünüyordu. Şeytanlara ait görüntüler, aşk sahneleri, insanın gerçek benliğini bulana kadar vermek zorunda olduğu sınavların sembolleri. Üzerine beş metre yüksekliğinde bir Hayat Çarkı çizilmiş olan duvara doğru ilerledik. Titreyen ışığın altında gerçekten dönüyor gibiydi. Dolambaçlı geçitte son bir dönemeç daha ve nihayet karşımıza yer yer altın gibi parıldayan, kaya içine oyulmuş bir mağara çıktı. Tabaka tabaka külçe altın vardı her yanda. Bir tabaka altın bir tabaka kaya, böylece uzayıp gidiyordu. Tepemizde çok yukarlarda, karanlık bir gecede gökyüzündeki yıldızlar gibi parıldıyordu altın damarları. Mağaranın ortasında yeni cilalanmış gibi parlayan bir ev vardı, duvarları garip sembol ve şekillerle süslenmişti. Eve doğru yürüdük, geniş ve yüksek kapıdan içeri girdik.
“İçerde üstlerinde garip şekiller bulunan üç tabut vardı. Kapakları açıktı, merak edip içlerine baktım, gördüklerim karşısında nefesim kesildi. “ Oğlum” dedi bana rehberlik eden üstat “bunlara iyi bak. Onlar dağların oluşmasından önceki günlerde topraklarımızda yaşayan tanrılardı. Denizlerin sahillerimize vurduğu, gökyüzünde değişik yıldızların parladığı zamanlarda ülkemizde gezinirlerdi. Bak, çünkü inisiyeler dışında hiç kimse görmemiştir bunları! ” Büyülenmiş gibi baktım. Karşımda üç tane çıplak, altınla kaplanmış mumya yatıyordu. İki erkek, bir kadın. Her bir hat, her bir unsur altınla bedenin üzerine işlenmişti. Büyüklükleri hayrete düşürmüştü beni, kadın en az 3 metre boyunda vardı, erkeklerden daha iri olanı 4,5 metreden aşağı değildi. Kafaları geniş ve tepeye doğru hafif konik biçimdeydi. İnce dudaklı ağızları küçük, çeneleri uzun ve dardı. Burunları uzun ve ince, gözleriyse düz bir çizgi halinde ve içeri çöküktü, sanki ölmemişler de uyuyorlardı. Sessizce hareket ediyor, onları uyandırmaktan korkuyormuşuz gibi fısıltıyla konuşuyorduk. Tabutun yan tarafına konmuş kapağın üzerinde gökyüzünün kabartma bir haritası vardı, fakat yıldızların görünüşü ne kadar da garipti! Astroloji üzerinde çalışma yaptığım için gökyüzünü gayet yakından tanırdım, ama bu çok farklıydı!” (Sayfa: 54-57)


GÖRÜNEN RUHLAR

Maddeleşme, kendiliğinden ve çok kısa zamanda organik bir cismin kısmen ya da tamamen şekillenmesidir, maddelikten çıkma ise bunun tersidir. Birinci derecedeki maddeleşme, belirli bir organik cismi hatırlatır biçimde az çok seçilen bir ışık gibi tezahür eder. İkinci derecedeki maddeleşmede şekil tam olarak ortaya çıkar ama kalıcılığı azdır, çok hızlı olmak koşuluyla araştırma yapma imkanı sağlar. Örneğin, siyah perdeli medyum odacığından bir el çıkar, celsedekilerin birine dokunur ve çabucak geri çekilir. Karanlıkta fantoma benzer bir tezahür görünür ve hemen kaybolur. Temaslar, teması sağlayan şekil görünürde yokken celsedekilerce hissedilir. El, kol, omuz veya ensede bir temas duyulur, dokunuyor ya da okşuyor gibidir.Yüksek dereceden maddeleşme ise, bir uzuv veya bedenin tam olarak ortaya çıkmasını sağlar. Herhangi biri bu maddeleşmiş varlıkta bir yakınını ya da bir dostunu tanıyabilir. Bu bir fantom değildir artık, eti, kemiği, davranışları olan, kalbi çarpan, ciğerleri solunum yapan, konuşup hareket eden fiziksel bir varlıktan hiç de farklı olmayan tam teşekküllü canlı bir varlıktır. Değişik giysilere bürünebilir, varlığı kısa sürebilir. (10-15 saniye ile 5-10 dakika ) Geldiği gibi gider. (Sayfa: 9-10)

Bedenden ayrılıp öbür aleme geçmiş bir ruhu normal halde göremeyiz. Görünebilmesi için kendine dünya maddelerinden bir beden oluşturması gerekir. Beden oluşturmaya yarayan bu madde fizik medyumdan çıkan ve ektoplazma denen akışkan bir maddedir. Ektoplazma, medyumun beden maddelerinin daha ince ve akışkan hale gelmiş şeklidir. Yapılan çeşitli deneylerde bu akışkan maddenin medyumun bedeninin her tarafından çıkabildiği görülmüştür, fakat genellikle ağız, burun, kulak gibi doğal deliklerden çıkar. Elbise bu maddenin bedenden çıkmasına engel olmamaktadır. Ektoplazma çıkışından sonra medyumun ağırlığı çıkan madde kadar azalmakta, deney bittikten sonra ağırlığı eski haline dönmektedir. Bir deneyde medyumun ağzından çıkan ektoplazmadan 1 cm. kadar bir parça kesilerek tartılmış ve ağırlığının 0,101 gr.geldiği görülmüştür. Sarımtırak beyaz renkte, kokusuz ve parlak bir akışkan olan ektoplazmanın laboratuvarda yapılan inceleme sonunda yağla kaplı albümine benzer bir madde olduğu görülmüştür. İçinde bolca akyuvar bulunmakta, adeta bir lenf sıvısını andırmaktadır. (Sayfa: 11-13)

Brezilyalı spiritist H.G.Andrade’nin “Psi maddesi” hipotezine göre, insan iki bedenden oluşmaktadır. Fizik beden ve psi beden. Psi beden de iki kısımdan oluşur, astral beden ve vital beden. Astral beden zihnin kayıtlarını, vital bedense ait olunan insani ırkın organik gelişiminin kayıtlarını barındırır. Bu iki kısım manyetik çekimle bir arada tutulur. Buna ‘biyomanyetik alan’ ya da kısaca BMF denir. Psi bedenini meydana getiren psi maddesinin temel birimi psi atomudur. Psi atomunun elektronu da “biyon” olmaktadır. (Sayfa: 16)

Ünlü İngiliz Fizik Profesörü Sir William Crook’un, İngiliz Kraliyet Akademisine mensup arkadaşlarının katılımı ve Matmazel Florance Cook’un medyumluğuyla yaptığı celseler çok ünlüdür. Bu celselerde Katie King isimli bir kadın materyalize olmuş ve yapılan yüzlerce deneyde her tür kontrole izin verilmiştir. Yapılan ölçümlerde Katie King’in nabzının dakikada 15 attığı saptanmıştır, normal insanda nabız atışı dakikada 65-70’dir. Katie King hızla materyalize olmakta ve yine hızla demateryalize hale gelmektedir. Konuşması ve bilgi durumunun medyumdan üstün olduğu görülmüştür. Resimleri çekilmiş ve hakkında birçok rapor yayımlanmıştır. (Sayfa: 20-21)

Dr. Gibier adlı bir bilim adamının yayımladığı notlar, materyalizasyonun nasıl başladığını göstermesi bakımından ilginçtir. Doktor olayı şöyle anlatıyor: “Parke üzerinde beyaz bir nokta görünüyor. 2-3 saniye içinde bir yumurta kadar büyüyor, sonra yuvarlanır gibi hareket ediyor. Bu cisim bir süre sonra 10 cm. genişliğinde ve 1 metre boyunda bir sütun halini alıyor. Daha sonra T şeklini alıyor, T’nin kolları hareket ederek bir çeşit tüle benzer madde yayıyor. Bütün şekil yavaş yavaş genişliyor. Önce belli belirsiz, sonra gayet belirgin görünen tülle örtünmüş beyaz bir kadın ortaya çıkıyor. Tülün altından iki beyaz kol uzanıyor, daha sonra tül kendiliğinden kayboluyor ve gayet güzel, sevimli ve ince yapılı bir genç kız yüzü beliriyor. Orantılı ve zarif bir vücudu var, yaklaşık olarak 1.60 boyunda. Gayet hafif bir sesle ismini söylüyor. Lucie. Siyah saçları ve giydiği elbisenin hatları açıkça görünüyor.” (Sayfa: 21)

18 ocak 1964’de Brezilya’da eşine ender rastlanan bir deney yapılmıştır. Deney, Uberada kentinde yapılmış ve aralarında Sao Paulo Devlet Hastanesi Operatörü Dr. Oswaldo de Castro’nun da bulunduğu 19 doktor tarafından izlenmiştir. Psişik olayları kesinlikle reddeden Dr. Oswaldo, deneyden sonra bu olayların tamamen gerçek olduğunu özellikle ifade etmiştir. Seanstan önce medyumların üzerleri aranmış, oturdukları iskemlelere sıkıca bağlanarak bulundukları bölüm demir kafesle çevrilip kapısı kilitlenmiştir. Medyum Ottilia Diego hemen transa geçerek ağzından ve kulaklarından ektoplazma çıkarmaya başlar. Bunu ruhsal varlık Maria Jozefa’nın materyalize oluşu izler. 17 yıl önce ölmüş olan hemşire Jozefa materyalize olduktan sonra sık demirli kafesten geçerek deneyin yapıldığı salona doğru yürür ve uzatılan kitabı tutar. Daha sonra deneyi yapan bilim adamlarıyla konuşur ve çiçek dağıtır, hatta oda bu çiçeklerin kokusuyla dolar. Hemşire Jozefa’nın boynunda zincire asılı bir haç da kendisiyle birlikte materyalize olur. Ruhsal varlık bir ara örtündüğü ektoplazmik tülü açarak yüzünü de gösterir. Celseler sırasında çekilen 400 fotoğraftan bir kısmı televizyonda gösterilmiş ve büyük ilgi toplamıştır. (Sayfa: 27-29)





2 yorum:

Adsız dedi ki...

Yoga nın kavramsal anlamı ibadettir, kelime anlamı bütünleşme,birlik gibi anlamlardadır. Yoga yapanlar evrende üstün bir birliğe doğru yöneliyorlar, zaten herşeyi kaplayan bir güce doğru hareketler ve zihinsel faaliyetler yapmanın adı ibadettir. Yapılanda adı Tanrı olsun olmasın Tanrıdır. Kabul edilsin edilmesin yapılan iş ibadettir, bunu anlaması çok basittir. Yoga nın ilk kaynakları bu gerçeği anlatır. Yoga kelimesi eşittir , ibadet. (Yoga = ibadet) Diğer dinlere benzemesi gerekmiyor yeryüzünde birçok din gelip geçmiştir, yoganın dinsel metinlerine baktığımız zaman felsefik ve zeki kurgulanmış bir düşünce biçimi görürüz, kaynak sağlamsa eğer. Demekki o zamanki dinler bu tarz bir öğretiyle insanları eğitmeye ve Tanrı dediğimiz o mutlak evrensel şuura doğru yöneltmeye çalışıyormuş. Dinler zamanla daha basitleşmiş çünkü herkes anlamamaktaydı, bütün millet anlasın ve en basit duygular ve düşüncelerlede anlaşılsın diye bu böyle olmuştur, bu gerçeği çokları muhakeme edemiyor.

Yoga'dan ilk kez, M.Ö. 2500 yıllarına ait kutsal yazılar olan Veda'larda bahsedilmektedir. Ancak Veda'ların son kısımlarını oluşturan Upanişad'lar Yoga öğretisinin ve Vedanta felsefesinin temellerini oluşturmaktadır. Vedanta'nın ana fikri şu şekilde belirtilir: Bir tek mutlak gerçek ve bilinç vardır; o da bütün evrenin temeli olan Brahman'dır. (Tanrı'dır)

Yoga insana kendi benliğini tanımasını, dengede tutmasını öğretir.Yaşam daha derinlemesine yaşanır. Çektiğimiz anlamsız acılar, Yoga sayesinde yerini evrensel uyuma bırakır. Yogayla uğraşan insan, kendi "özünün" farkındalığını yaşar. Ve kendini evrendeki her şeye çok daha yakın hisseder.

Rigveda, Hinduizmin kutsal metinleri olan Veda'ların bir bölümü.
Veda'ların ilk bölümü olan Rigveda, aynı zamanda en eski ve en önemli bölümdür.
Ayrıca destan diye anılan mahabarata adlı kutsal kitapta yoga nın ne olduğuna dair büyük bilgiler verir. MÖ 3102 yılında yazılmıştır. http://www.yogamerkezi.com/ceviriler/bgita/bgita.htm

Rigveda tanrılara şükür ve saygı için yazılmış on kitaptan oluşur.
Rigveda dünyanın en eski kutsal metinidir. ( Bunlar incelendiği zaman gösteriyor ki Tanrı ilk başlarda insanlığa daha fazla ilim vermiş, daha çok bilgi içeren kitaplar göndermiş, ancak Kuran da yazdığı gibi toplumların çoğu bilgileriyle azdılar ve onlar Tanrının huzurunda bilgilerine güvendiler, ancak kötülüğün cezasını bulduğunu yazar ve Tanrının kitaplarının içeriğini değiştirmede o toplumlara yıkım ve sefalet getirmiştir.

Açıkçası kafalardaki dinsel mitlerden ve çoğunlukla karşımıza çıkan kanıksadığımız dinlerden ötürü Yoga din değilmiş gibi algılanır, ancak zamanında Yogayla çok uğraşmış ve kavramların kökenini araştırmış biri olarak bunları bu işten para kazanan kişilerden elbette daha net cümlelerim vardır. Yoga öğretileri de dahil olmak üzere binlerce yıllık kaynakları özellikle onlar gösteriyor ki Yoga bir ibadettir; aslında bu yanlış doğrusu Yoga demek ibadet demektir olacak. Dolayısıyla tüm müslümanlar zaten ibadet yapıyor, zaten yoga yapıyor, tüm yoga yapıyoruz diyenlerde şöyle böyle bir ibadet yapıyorlar, aslında etkilenip peşinden gittikleri ve haz duydukları ibadetten başka birşey değildir.

Adsız dedi ki...

Yoga İnsanı Evren ile birliğe, kişisel dinginliğe, zihin ve beden kontrolüne ve huzura ulaştıran bir araçtır sadece. Asla bir din değildir.