27.12.2008

---BEYAZ KARTAL---
SEVGİDE AYRILIK YOKTUR
TANRI SEVGİDİR

RUH VE MADDE YAYINLARI

YOL I

Şimdi dikkatinizi ve sevginizi bize verir misiniz? Çünkü her ruhun yaşadığı mistik deneyimlerden söz edeceğiz. Ruhsal güçleri geliştirmek için belirli bir program hazırlamanın pek yararı yoktur, çünkü her ruhun deneyimi farklıdır. Bu yüzden, bazı kardeşlerimizin belirli bir yola tüm tanıdık ve arkadaşlarını sokmaya çalışmakla hata ettiklerini söylüyoruz.
Hiç kimse belirli bir yolun tek yol olduğunu söyleyemez. İnsanın izlediği yol tamamen bireysel ruha, geçmiş enkarnasyonlarından kazandığı deneyimlere ve karmasına bağlıdır. Bu karmanın bedeli belirli bir yolda temizlenmeli, herkes kendi bireysel yolunu veya eğitimini izlemelidir. Işık çok farklı şekil ve renkteki pencerelerden yayılmakta, ancak sonunda tüm renkler tek bir ışıkta birleşmektedir: Yüce beyaz Işık!
Şunu açıkça ortaya koyalım. Kendi yolumuzu azimli bir biçimde ve ona odaklanarak izlemeliyiz. Ancak, ne görevimizin komşumuzun görevi olması, ne de onun görevinin bizim görevimiz olması gerekmiyor. Yolu izleyen kişinin şuur düzeyine, karmasına ve insanlığın evrimini içeren genel plana göre her yolun iyi olduğunu idrak etmeliyiz.
Günümüzde birçok kişi hevesle bilgi aramaktadır, onlar mental (zihinsel) bedenlerini geliştiriyor, evrim yolunda bir basamak oluşturuyorlar. Ancak zihinsel bilgi yeterli değildir, çünkü bu tür bilgi sınırlıdır. Ruhsal gelişme, ruhun ruhsal gerçekleri özümsemesi ve sindirmesiyle, basit kanunları günlük yaşama uygulamasıyla mümkündür. Her şey içsel yaşamın içtenliği ve saflığına, ruhun göksel dünyaların ince titreşimlerine karşı tepkisine dayanır. Şüphesiz başkalarının fikirlerini okumak eğlenceli ve uyarıcıdır, ancak kendi deneyiminiz size özgüdür, bunu unutmayınız.
Aydınlanma ve onu takip eden inisiyasyon dünyasal bilgiden değil ruhsal deneyimden kaynaklanır. Ruhsal gelişmenin yolu, Tanrıya ve iyiliğe karşı günlük tepkimiz ve göksel katmanlara karşı alıcı olmamızdan geçer. Birçok insanın acı deneyimlerden geçtiğini gördük. Bazen şöyle sorulur.“Rehberlerimiz neden müdahale etmiyor, hata yapmamızı neden önlemiyorlar?” Müdahale etmiyorlar, çünkü yolu sadakatle izlemek için yolun aydınlık kısımları gibi karanlık kısımlarını da yürümeniz gerekir. Dingin ve cesaretli olunuz! Biraz rahatsız edici de olsa külfetlerden, yaşamın getirdiği üzüntü ve düş kırıklıklarından kaçmayınız, onlar size birer fırsat olarak gelirler. İyilikten ve kötülükten söz eder dururuz, aralarındaki fark nedir ki? İkisi de öğreticidir.
Her ruhun öğrenmesi gereken ders şudur: Tüm insanlık birdir, ama deneyimler her bireysel ruha özgün bir biçimde sunulabilir. Kardeşinizin deneyiminden öğrenemezsiniz, o da sizinkinden öğrenemez. Kendiniz de aynı şeyi yaşamadıkça başkalarının deneyimini anlayamazsınız. Her ruh aynı sorunla karşı karşıya gelmelidir, sizin deneyiminiz ancak başka olaylar zinciri içinde öğrenildiği oranda özgündür, dolayısıyla hiçbir zaman komşunuzunkine tam anlamıyla uymaz. (Sayfa: 11-17)

YOL II

İnsan yol aldıkça ilerde göğe doğru dikili bir haçın görüntüsü gözüne ilişir. Çarmıha gerilmiş İsa’nın resmi insana sembolik biçimde sunulmuştur. Ancak bu her şey değildir, haç herkesin ruhsal evriminin belirli bir evresinde gördüğü eski bir semboldür. Bütün ırk ve uygarlıklarda bulunan içsel bir deneyimin, teslim olma ve karşılıksız verme deneyiminin dışsal sembolüdür. İnisiyasyon adayının gözlerindeki bağlar çıkarıldığında önce ışığı, sonra da arkalarda ışık içindeki teslimiyet haçını görür. Bu ilk büyük inisiyasyondur. Haç bir hayat sembolüdür, ancak bu hayat ölümle kazanılmıştır. Buradaki ölüm fizik bedenin ölümü değil kaba alt benliğin ölümüdür. Haç nefsin teslimini, kişisel arzuların terkini, iradenin Tanrıya tamamen teslim olmasını, sevgi ve kardeşlik ilhamına yanıt verilmesini simgeler.
Yoldaki ilk derslerden biri de ayırt etme, yani tefrik etmedir. Sahte ve gerçek arasında, doğru ve yanlış arasında, ayrıca üst benliğinizle alt benliğinizden gelen dürtüler arasında ayırım yapabilmek. Hiç kimse ayırt etmenin ilahi özelliğini öğretemez, o deneyim ve derin düşünceyle kazanılır. Ayırt etme ve muhakeme, doğru değerler elde etmek ve her şeyin ruhsal yönünü önceden görmek demektir. Bir sorunuz varsa hiçbir zaman sadece maddi standartlara göre yanıt vermeyiniz, bunun ruhsal anlamı nedir diye sorunuz. Başkalarına yardım ederken karmasını ondan almaya çalışmayınız, çünkü karması Tanrıya daha yakın olmasına yardımcı olabilir. Ayrıca geçici doyum sağlayan şeylerle onu oyalamayınız.
Başkalarını yargılamamayı da öğrenmelisiniz. Yargılayamazsınız çünkü onların geçmiş yaşamlarını bilmiyorsunuz, o şekilde davranmalarını sağlayan karmalarını bilmiyorsunuz. Bir insanın tek bir yaşamda bazen sanıldığı kadar özgür iradesi yoktur. Ruh Büyük Yasaya hizmet eden olaylara konsantre olur. Hür irade ruhun tepkisinde, kendine sunulan koşulları severek kabul etmesinde ve en iyisini yapma çabasında yatar.
Biz yargılama cüretinden sakınırız, çünkü biliriz ki yargıladığımız kişi sadece ilahi yasanın bir aracıdır, sizin bunu anlamanız zordur. Ayırt etmenin bir özelliği de insan yasasıyla Tanrı yasası arasında, içsel yaşamla dışsal yaşam arasında ayırım yapabilmektir. Her sorunu ruhsal yasanın ışığı altında, sevgi ışığı altında görmeyi öğrenmeliyiz. Işığı kabul eden ve kalbinde onu taşıyan ruh, ayırt etme ve nefsini ilahi olana tam anlamıyla teslim etme dersini öğrenmelidir. Bunu günlük yaşama uygulamaya gelince, bu insanın öğrenmesi gereken en zor derslerden biridir.
Bu konuyu kapatırken şunu belirtmek isteriz: Ne insan deneyiminden kaynaklanan ruhsal şuurluluğun kalitesi tek bir yaşamla kazanılır, ne de bir dizi enkarnasyon tek bir ders için harcanır. Her enkarnasyon genelde birçok ders içerir ve istenen birçok özellik kazandırır. Dolayısıyla, ruhun belirli enkarnasyonlardan sonra bir inisiyasyon geçirdiğini ve bir sonraki inisiyasyonunu da belirli enkarnasyonlardan sonra geçirdiğini söylemiyoruz. Büyük küresel bir genişleme vardır. Birçok ders birçok enkarnasyonda öğrenilip tek bir yaşamda bir seri inisiyasyon tamamlanır. Başka bir olasılık da ruh geçmişte bir inisiyasyon geçirmiştir, bir sonraki inisiyasyonu alabilmek için bir dizi yaşamda gerekli özellikleri özümser. Ruhsal evrimi son derece mükemmel bir işlem olarak düşününüz. Yaşamın tüm parçaları ve kırık dökük fragmanları, insan yaşamının motifini mükemmelleştirmek için tarif edilemez güzellikteki bir yöntemle bir araya getirilir. (Sayfa: 18-24)

YOL III

Sevginin şifa verici ve rahatlatıcı gücünü hissettiğimiz anda, onun başka bir ruha yardım etme gücünü de bilmiş oluruz. Göksel dünyalardaki Tanrı ışığı vizyonunun ruhsal gelişmede önemli bir basamak olduğunu belirtmeliyiz. İnsan nefsi bu fedakarlıktan kaçar, insanlar kendilerini materyalizmle sarıp sarmalamayı tercih ederler ve ruhsal yaşamın gerçeğini kabul etmezler. Çünkü sezgileriyle bilirler ki ruhsal yaşamı kabul ettikleri anda tüm değerlerini, moral standartlarını ve yaşama karşı tüm zihinsel tutumlarını değiştirmeleri gerekir.
Dış görünüşe bakarak insanın hareketlerinin ardında yatan güdülerin neler olduğunu saptamak imkansızdır. Daha maddi seviyede bir hizmet vermek uğruna, bir ruhun belirli bir enkarnasyonda daha belirgin karakter özellikleriyle doğması gerekebilir. İnsanlığa hizmetin ticaret ortamında verilmesi gerekiyorsa ticari içgüdü ve yeteneklerin tam bir etkinlik içerisinde cereyan etmesi gerekir. Göksel ışık böyle birinin gözlerini kamaştırır ve onu yolundan alıkoyar. Dolayısıyla bu ışık geçici bir süre için insaflı bir şekilde perdelenir. Başka birinin bu ruhu yargılamasının imkansızlığı işte burada açıkça görülür.
Bazı gezegensel etkiler özveri talep etmektedir. Bu etkiler bir elden verirken diğer elden de alırlar. Dünyada sevdiğiniz, hayırlı sandığınız eşya ve şartları sizden aldığında şunu bilin ki Tanrı asla vermeden almaz, bir elden alınan şey diğer ele farklı şekilde verilir. Bu Tanrının cömertliği, merhameti ve sevgisidir. O halde, inisiyasyon kapısına giden yolu izleyen aday çarmıha gerilmeyi kabul etmeye hazırlıklı olmalıdır.
Kalp merkezi güneş gibidir. Geleceğin insanı kalbiyle düşünmeyi öğrenecektir, şimdiki insanlar sadece akılla düşünüyorlar. Ama yeni çağdaki erkek ve kadınlar mekanı kalpte olan Tanrının aklıyla düşünecekler, geleceğin zihni kalpte çalışacaktır. Sevmeyi öğrendiğinizde içinizde bilgelik büyür. Her zaman bilgelik ve sevgiyi bir arada düşününüz, çünkü gerçek sevgi bilgelik doğurur, bilgeliği sevgiden soyutlayamazsınız. Gerçek sevgi, kardeşinizin ihtiyaçlarını sizinkinin önüne koymanızdır. (Sayfa: 25-35)

YOL IV

Sahiplenme kibrinin tamamı gitmelidir, isterse bu fazlalıklar dünyasal eşya, zihinsel başarılar veya ruhsal pırlantalar olsun fark etmez. Yuhanna’nın Vahyinde yirmi dört ihtiyarın taçlarını nasıl çıkarıp Tanrının huzurunda attıkları anlatılır. Her insan bir gün kıymetli neyi varsa atacak ve Tanrının huzuruna donatılmamış şekilde çıkacaktır! Sahiplenme kibri herkesin değişik biçimde deneyimlediği ince bir sorundur. Hepimiz şu veya bu türde fazlalıklara tutunuruz. Ancak ruhsal gelişimimizde er geç tüm fazlalıkların, tüm ödüllerin, tüm başarıların Tanrıya ait olduğunu anlayacağımız bir noktaya erişeceğiz. Biz kendiliğimizden bir hiçiz, ancak Tanrının şuuru içinde yaşar, hareket eder ve var oluruz.
İnsan bu idrake vardığında tüm dünyasal düşlerinin ötesinde bir zenginliğe ulaşır. Gerçek zenginliğin idrakine vardığında Evrensel Gücün bir parçası olur. Bu hedefe varmak için insan benliğini teslim etmelidir. Bu da mecazi olarak her şeyimizi satmak veya ihtişam tacını Tanrının huzurunda yere atmak anlamına gelir. İnsan kendisi için hiçbir şey tutamaz, bu yüce yasaya aykırıdır. İnsan ancak kendini gerçekten vererek Tanrıyla bir olur. Bu gerçek, insan yaşamının en küçük ayrıntısında bile uygulanmalıdır. (Sayfa: 36-42)

YOL V

İnisiyasyonlar iki çeşittir. Küçük ve büyük inisiyasyon. Küçük inisiyasyonlar insan yaşamında sürekli olarak yaşanmaktadır, ama insan genellikle bunların farkına varmaz. Oysa büyük inisiyasyonlar insanın farkında olmadan yaşaması mümkün olmayan büyük ruhsal deneyimlerdir. İnsan yaşamındaki büyük sarsıntılar, yaşamı boyunca meydana gelen değişimler ve kararlar küçük inisiyasyonlardır. Ruh hem kederden hem de sevinçten öğrenir. Tüm deneyimler ruha hemcinsleri ve kendisi hakkında bilgelik ve anlayış getirir. Küçük inisiyasyonlar enkarnasyon içinde sürekli oluş halindedir. Ama insan dersi öğrenmeyi başaramadıysa, ders öğrenilinceye kadar ruh ileriki yaşamlarında tekrar tekrar aynı dersle karşılaşır.
Büyük inisiyasyonlar özel yollar boyunca yürüyenler tarafından yaşanmaktadır. Kalp, gırtlak ve baş merkezlerinin oluşturduğu üst üçgenin uyarılmasına neden olurlar. Ancak bu üç noktayı büyük inisiyasyonlarla ilişkileri açısından alt üçgeni oluşturan göbek, kuyruk sokumu ve kök merkezlerinden ayırmamız gerekir. İnsandaki bu çakralar yolculuk sürecinde derece derece güce dönüşerek gelişebilirler.
İnisiyasyon geldiğinde sadece büyük bir şuur genişlemesi değil, aynı zamanda bir güç artışı da getirmektedir. Ama bu güç bazen yıkıcı olabilir, gücün suistimali bir ruhu yolun gerilerine fırlatabilir. Eski Ahit Lusiferin büyük güç kazanıp göksel dünyada bir ışık gibi parladığını, ama gücü suistimal ettiği için düştüğünü anlatır. Burada Tanrının bilgeliğini görmekteyiz, çünkü bir ruh ileri doğru aceleyle atılırsa bir engelle karşılaşıp geri itilmesi işten bile değildir. Ruhsal gelişmeyi hiçbir zaman koşturma ve zorlama yöntemiyle sağlamaya çalışmayınız. (Sayfa: 43-53)

İKİNCİ GELİŞ

İsa’nın ikinci gelişini dört gözle bekliyorsunuz, çünkü İsa’nın geri döneceği açıkça yazılmıştır. İkinci gelişin her erkek ve kadının kalbinde olacağını daha evvel de söylemiştik. Bu ışığın uyanmasıdır, ışık insan ruhu içinde parlak bir şekilde yandığında, maddenin, fizik bedenin ve dünyanın arınması, duygusal bedenin kontrolü ve belki daha da büyük bir işin, yani mental (zihinsel) bedenin kontrolü mümkün olacaktır. Bundan sonra İlahi Tanrı Eri’nin gelişi gerçekleşecektir. Ay insan ruhunu, Güneş insan özünü temsil eder. İnsan dünya üzerinde hakimiyet kurmadan evvel mental ve ruhsal beden evlenir. Dünyasal insan ve semavi insan arasındaki fark budur.
Element inisiyasyonları konusunda daha önce konuşmuştuk. Su inisiyasyonu duygusal bedenin kontrolü ve arınması, hava inisiyasyonu mental (zihinsel) bedenin arınması, ateş inisiyasyonu ruhun sevgi olan ak majiyi öğrenmesi, toprak inisiyasyonu ise fizik bedenin kontrolü ve nefsin çarmıha gerilmesi anlamına gelir. Unutmayın ki bir inisiyasyon anlayışının genişlemesi ruhsal farkındalığın genişlemesidir, ancak bu inisiyasyonun bir okült veya dini törenden ya da ayinden gelmesi şart değildir.
Görüş berraklığını sağlamanın ve şuuru uyarmanın yolu meditasyondur. Meditasyonla kastettiğimiz, düşünce perdesinin ötesine geçerek ruhsal yaşam düzeyine erişmek ve eskilerin içinizdeki güneş gücü dedikleri ışığın ve gücün farkındalığına kavuşmaktır. Bu güneş gücü kutsaldır, sadece birey samimi olarak İsa’nın gerçeğini aradığı zaman uyarılmalıdır, bencil amaçlar ve salt meraktan uyarılmamalıdır. Geçmiş dönemlerin mabetlerinde ve mister (gizem) okullarında bu bilgi dikkatli bir şekilde korunurdu, hala öyledir. Ancak, Kova Burcu Çağında bu bilgi alçakgönüllü ve saf olanlara, gerçek bir arayış içinde olanlara verilmektedir. Söz konusu uyarılmanın başlangıcı da dua ve meditasyonda yatmaktadır. Bu da yavaş ve ritmik nefes alıp verme, zihnin dinginliğe kavuşturulması, iç mabede girmek ve orada Işık Efendisini aramak anlamına gelir. Bu işlem tüm bedeni etkiler.
Meditasyon sizi tüm planların içinden yükselterek göksel ışığa, Tanrının olgunlaşmış çocuklarının dünyasına götürür. Tanrının, kendini sevenlere hazırladığı şeyleri ne göz görmüştür ne de kulak işitmiştir. Kardeşlerim, Kova Burcu Çağının açtığı yoldur bu, dünyadan ta ruhsal aleme kadar uzanan güzellik, uyum ve kardeşlik yolu. O zaman Yakup’un merdiveni dünyada kurulacak, Gerçeği arayan herkes meleklerin dünya ve cennet arasında mekik dokuduğuna şahit olacaktır. Doğruyu söylediğimizi göreceksiniz. (Sayfa: 54-63)

BEŞERİ VE İLAHİ OLARAK İNSAN

Yüce üstatların neden kalplerinden ışık fışkırır halde resmedildiklerini biliyor musunuz? Çünkü kalp merkezi ilahi kıvılcımın, Tanrısal benliğin yeridir. Eskiden bilge rahiplerin talebelerine öğrettikleri diğer iki merkez zihin ve üreme merkeziydi. Eğer insan alt merkezler tarafından yönlendiriliyorsa maddecidir, bedensel zevkler için yaşamaktadır, bu tür insana göre yaşam bir defalıktır. Eğer insan baş merkezi tarafından yönlendiriliyorsa ve bir entelektüelse zihinsel şeyler için yaşamaktadır. Ama eğer kalp merkezi tarafından yönlendiriliyorsa bir inisiyedir. Bilgeliğin ve aşkın merkezi olan kalp diğer iki merkezi dengelemelidir. Eski bilgelik inisiyesinin asıl şeklini durugörüyle görebilseydiniz, onun bir ışık konisini andırdığını görürdünüz. Işık, koninin tepe noktasından beyin ve alt merkezlere inerek akmaktadır. İnsan enkarnasyonlarının tüm amacı, zamanla ilahi yaşamı fizik maddede tezahür ettirebilmektir. Bugünler dünya tarihinin en önemli dönemidir ve sizler öncüsünüz.
Her bireyin kendi yolunda gelişmesi istenir, ama birey hiçbir zaman tek başına değildir. Ayrı varlıklar olmanıza rağmen diğerleriyle birlikte kolektif bir yaşam ve kardeşliğe yönlendirilirsiniz. Er geç her ruh tüm grubun farkındalığına ulaşmaktadır, ama o zamana dek yaşam tek başına bir yolculuk gibi görünür. Sonunda bir zaman gelir ki birey grupla olan birliğini idrak eder. Gruba dahil olmak ya da olmamak bireyin karmasıyla ilgilidir. Grubu oluşturanların bir araya gelmesi tek bir yaşamda değil birçok yaşamda gerçekleşir.
Gerek karanlık gerekse nur birlikteydi, bu da bilge insanların bir başka sırrı! Mükemmel denge, yaşamın iki yanının mükemmel dengelenişidir. Yaşamı ve insan varlığını destekleyen iki sütun: Sevgi ve bilgeliğin merkezi kalp ile, güç, enerji ve iradenin merkezi akıl. Her ikisini birleştiren ve kemerin kilit taşını oluşturan ise Yüksek İdareci Plan’dır. Mabetteki çift sütunu Ana ve Baba (erkek ve dişi) olarak Tanrının ikili özelliğine benzetelim. Dünyadaki kaos, zulüm ve ıstırap, insanların asırlardan beri dişi prensibe sırt çevirmelerinden kaynaklanıyor. İlk başta bedenin, daha sonra aklın egemenliği hüküm sürmüştür. Bu ikili, bilgelik ve sevgi anlamına gelen ilahi dişi prensibi hapsetmeye, hatta yok etmeye çalışmıştır. Ama geleceğe aydınlanma, inisiyasyon ve ruhsal farkındalık damgasını vuracaktır, vurmak zorundadır. Dişi prensibin yavaş yavaş ama kesinkes dünyayı etkisi altına almaya başladığını göreceksiniz. Sonunda sevgi ve bilgelik güç unsurunu dengeleyecektir. (Sayfa: 64—72)

KARMANIN DEĞİŞİMİ

Başkalarını yargılamamaya çalışınız, çünkü onları suçlarken kendinizi de suçlamış olursunuz. Bağışlayınız çocuklarım bağışlayınız, başkalarını bağışlamakla kendinizi özgür kıldığınızı anlamıyor musunuz? Kardeşlerinizi sert biçimde yargıladığınız ve bağışlamayı reddettiğiniz sürece kendinize de aynı yargı hükmünü getirmiş oluyorsunuz, çünkü yaşam şu ruhsal yasayla yönetilir: “Ne ekerseniz onu biçersiniz.” Ancak kalbinizde bağışlama hissettiğiniz zaman kendinizi karmanızın esaretinden kurtarabilirsiniz. Ruhla, sevgiyle düşünmeyi ve davranmayı öğrendiğinizde karma değişime uğrar. Bağışlama kalbe girer girmez öz serbest kalır, esaret altında bulunan, çilenin çarmıhına gerilmiş olan ruh artık acı çekmez.

BASİTLİK

Üstat müritlerinde basitlik, alçakgönüllülük arar. Sade ruhu, sevecen ruhu, sadık ruhu arar. Sınamalara ve sınavlara tabi olursunuz, bu sınavları alçakgönüllülükle kabul ediniz. Alt zihin sizi kışkırtıp aşağı çeker, şüphelenmenize ve yorulmanıza sebep olur. Bu çekime kapılmayınız, çünkü sizi çeken alt zihindir. Yüksek zihin ki biz onun aracılığıyla çalışıyoruz, size sevinç ve güven verir, tüm varlığınızın mutlulukla dolmasını sağlar. Eğer alt zihniniz sözüm ona mantığınız bizi yalanlamaya çalışıyorsa biliniz ki o baştan çıkaran karanlık zihindir. Yıkıcı güç her zaman engellemek ister, yüksek zihinse her zaman iyiyi, güzeli görmeye teşvik eder. Ancak aşırı iyimserlikle aşırı kötümserlik arasında dengeli düşüncenin sağlam bir düzeyi vardır. İki güç arasında denge, ruhsal alemle dünya arasında denge. Her zaman Tanrı düşüncesini izleyiniz. (Sayfa: 83-86)




13.12.2008

---ASHTAR SHERAN---
DÜNYALILARA BİLDİRİLER
RUH VE MADDE YAYINLARI

Ashtar Sheran, evrendeki çeşitli yıldız sistemlerinden gelen uzaylı grupların meydana getirdiği Galaktik Federasyona bağlı Uzay Donanmasının komutanıdır. (Derleyen)

ANTİ ALEM

Soru- Niçin tüm dünyayı varlığınıza inandıracak şekilde kesin bir iniş yapmıyorsunuz?

Ashtar- Bu kendimizi küçümsenemeyecek tehlikelere atmak demektir. Düşmanca tutumunuz ve savaşçı ruhunuz, yöneticilerinizle yakın temasta bulunmamızı engelliyor. Binlerce yıl önce durum farklıydı, o zamanlar dünyalı insanlardan çekineceğimiz bir husus yoktu. Atalarımız (ki biz onların enkarnasyonuyuz) tanrıymış gibi saygı gördüler. Vaktiyle Sina Dağına büyük bir ana gemi inmişti. Ama günümüzde durum farklı, çünkü belirttiğiniz türden bir iniş dünya çapında bir paniğe yol açabileceği gibi, bize de hiçbir yarar sağlamayacaktır.


Soru- Uzay araçlarınızın duyularımızla alay edercesine hareket etmeleri bizi şaşırtıyor, ufolarınız mucizevi şekilde aniden belirip yine aynı hızla gözden kayboluyorlar. Bu olaylar o kadar esrarlı ki, psikologlarımız bu gözlemlere bazı psikopatların hayalleri ya da halüsinasyonları sıfatını yakıştırıyorlar. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?

Ashtar- Biliminiz aşırı derecede maddi fenomenlere yönelmiştir. Biliminize göre tek bir evren vardır, o da gözle görülebilen ve ölçülebilen evrendir. Oysa bu büyük bir yanılgıdır, çünkü gözle görülen evrene zıt, görünmez bir evren daha vardır, yani zıt bir kutup. Bu anti evren, hayat formları hemen hemen aynı olduğu için yapısı ve bileşimi itibariyle maddi evrene benzer.
İçinde beşeriyetler barındıran anti alemlerin canlı varlıkları sizi fark edemezler, en azından son derece kompleks cihazlar olmadıkça. Tanrının sonsuz ve sınırsız Ruhsal Hiyerarşisi anti alemlerle karıştırılmamalıdır. Ruhsal alem (spadyum) enkarnasyonlar arasında uğranılan bir ara istasyondur, ayrıca yetkili bir adli kuruluştur, hesaplaşmanın, telafinin, tövbe ve ödüllendirilmenin gerçekleştiği yerdir. Orada kötü ya da geri denebilecek varlıklar da bulunur.
Anti alem ise madde alemiyle bir bütündür. Yaratılışın bu iki ortamı arasında nöbetleşe ilişkiler vardır. Bu iki alem, hatırı sayılır enerjiye sahip iki manyetik kutup oluşturur. Siz bu güçleri pozitif ve negatif olarak nitelendirirsiniz, kutuplaşmış enerjiler çekim dediğiniz şeyi yaratırlar. Yıldızlar arası uzaklıklar, yıldızların kendi çekimleriyle değil, maddi alemlerle anti alemlerin çekim gücüyle belirlenir.
Evrenin elektromanyetik alanlarını ustaca kullanarak hareket ettiğimizi sanıyorsunuz, öyle değil. Biz iki farklı çekimin alanını kullanırız. Zıt kutupları, karşılıklı birbirini iten iki evren olarak tasavvur etmeniz gerekir. Ufoların size fantastik gelen hareketlerinde ne atom gücünü, ne de elektronik sistemleri kullanırız, sadece evrenlerin kutuplanışını işler hale getiririz, o kadar. Kısaca, uzay gemisinin kutuplarını tersine çevirmemizi sağlayan, maddi alem ve anti alem dengesinde değişiklik meydana getiren cihazlar kullanırız.
Kutup değişimi esnasında, uzay aracı içindeki her şeyiyle maddi hayattan çekilir, yani ortadan kaybolur, bu durumdaylen hiçbir radar aygıtı bizi tespit edemez. Araç madde tarafından şiddetle geri itilmiştir, böylece ufo hayal bile edilemeyecek bir hıza ulaşır. Yerin çekim gücü misliyle artırılmış bir karşıt güç haline getirildiğinden, elde edilen hız ışık hızıyla kıyaslanamayacak kadar yüksek bir hızdır. Demek ki, önemli olan ayarlama ve yönelmedir, bunu gerçekleştirmek için ışık cisimciklerini (corpuscule) kullanırız. Siz henüz bu işlemleri gerçekleştirmekten çok uzaksınız, bu konudaki cehaletinizi yıllarla ifade edecek olursak, binlerce yıl geri olduğunuzu söyleyebiliriz. Üstelik bu gelişiminizi engelleyen savaşlar göz ardı edilerek ifade edilmiş bir süredir.


Soru- Ufo dediğiniz araçlar neden fincan tabağı şeklindeler?

Ashtar- Dış görünüş küresel bir şekle sahiptir. Bu küre, üst ve alt yüzeyleri kutuplanmış bir diske tutturulmuştur. Diskin iç kısmında anti aleme yönelik kutup değişimi yapılarak bir karşı çekim (anti gravitasyon) yaratılır, bu değişimin gücü ayarlanabilir. Uzay gemisinin maddi alanı terk etmesi esnasında araç ışıklı bir görünüm kazanır ve tümüyle gözden kaybolur. Aksi yöndeki işlem de aynı şekilde gerçekleştirilir. Enerji kutuplarının değiştirilmesi, maddenin anti maddeyle ilişkiye geçirilmesi demektir. Bu iki madde yan yana olamaz, birbirlerini iterler. Bir ufonun kutup değiştirerek anti maddeye bağlanması, hatırı sayılır manyetik bir gücün harekete geçirilmesine yol açar. Eğer ufo dünyaya yakınsa müthiş bir hızla uzaya fırlar.
Yıldızlar arası yolculukta anti madde yönünde bir değişim gerçekleştirmekteyiz. Ayrıca yer değiştirme esnasında kullandığımız ayrı bir sevk gücümüz daha var. Terminolojinizde ona takion vasıtasıyla elde edilen hyperdrive diyorsunuz. Bu farklı sevk vasıtaları birlikte kullanılabilir. Ani ve keskin dönüşlerde yaptığımız şey, ufoyu o yana eğmekten ibarettir. Her geminin özel güç alanları vardır, bunlar bizi atmosfer sürtünmelerine ve su basıncına karşı koruyan kalkanlardır. Demateryalizasyon (maddelikten çıkma), ufonun içindeki bir teknikle mümkün olur. Her insanın sahip olduğu astral beden rahatça dolaşırken, yarı demateryalize haldeki beden ufonun içinde kalır.


Soru- Tamamen hareketsiz ufolar gözlemlendi, bu nasıl mümkün oluyor?

Ashtar- Ufo böyle bir izlenim yaratsa da asla durmaz. Bu durumdaki bir gemi, kendini gezegenin rotasyon hızına ayarlamış haldedir, yani seyir halindedir. Gemi uzayda inşa edilir, kalkışı da bir gezegen üzerinde değil yine uzayda gerçekleşir. Hayal gücü en geniş şairleriniz bile böyle bir imalatı tasavvur edemez. Devasa bir ana geminin gezegen üzerinden kalkış yapması, o gezegenin yörüngesinden sapmasına yol açabilir, çünkü dev enerji dalgaları gezegeni etkileyebilir.


Soru- Bir ana gemi kendi özel enerjisiyle yolculuk yapabilir mi?

Ashtar- Hareket halindeki bir geminin tamamiyle anti maddeye bağlanmış olması gerekir. Bu andan itibaren gemi uzayda muazzam bir güçle yol alır, ama istenilen hıza ulaşılamazsa kendi özel enerjimizi de devreye sokarız. Bunun için fotondan daha küçük partikülleri kullanırız, böylece gemi ışık hızından çok daha süratli olan hyperdrive hızına ulaşır. Eğer anti maddeye yönelik kutup değişimi çok ani yapılırsa mürettebat büyük zarar görebilir, bu yüzden manevra tedrici yapılmalıdır. Geminin ışığında gözlemlediğiniz değişimlerin sebeplerinden biri de budur.
Gemi anti maddeye doğru kutup değişimi yaptığı zaman ilginç bir şey olur. Uzay aracındaki yolcu, yıldızların görüntüsünün yavaş yavaş değiştiğini ve yeni bir alemin gizlerini açmaya başladığını görür. Bilinen evrenin gezegen ve güneşleri kaybolur ve anti maddeden oluşan göksel cisimler ortaya çıkmaya başlar. O zaman uzay gemisini bir ateş sütunu halinde görürsünüz, bu onun saydam haldeki dış görünüşüdür. Vaktiyle Kızıldenizin ikiye bölünmesi ve bazı deprem olayları kutup değişimiyle yaratılan devasa enerji akımları tarafından meydana getirilmiştir. Dolayısıyla, bir uzay gemisi New York gibi büyük bir kenti yerle bir edebilir. Bunu bir tehdit olarak algılamayın, bu güçler hakkında bir fikriniz olsun diye söylüyorum.


Soru- Bazı bölgelerde mevzilenmiş kötülük, anti alemde de hüküm sürüyor mu?

Ashtar- Kötülük her yerde vardır, yani elverişli her yere yerleşebilir. Biz kötülüğü büyük çapta yendik. Kuşkusuz bizim toplumumuzda da hala bazı küçük yalanlar ve karakter zayıflıkları yok değil, ama cinayet asla. Kötülük dünya insanlığını üstesinden gelemeyeceği durumlara zorlamaktadır, işte bu yüzden size yardım etmeye geldik.


Soru- Belirli bir planı gerçekleştirmek üzere dünyaya geldiniz, bunun belli bir süresi var mı?

Ashtar- Evet, bazı safhalar önceden belirlenmişti ve bilinmekteydi. Örneğin, Sina Dağında Tanrı emirlerini teslim ettiğimiz zamanki safha. O sıralarda dünya bizim için herhangi bir gezegenden daha fazla önem taşımıyordu, ama bugün evrensel bir sorun haline gelmiştir.


Soru- Anti evren bulunduğumuz evrenden çok mu farklı?

Ashtar- Hayır, aralarında büyük bir benzerlik var, doğal olarak o evren de iskan edilmiştir. Anti alem başka bir boyuttur, fakat bunu dördüncü boyutu olan bir alem gibi düşünmeyiniz, yani bu boyutun görünüşü de yine üç boyutludur. Anti madde, maddenin iki kutbunun olması gibi tamamen doğal bir şeydir. Orada da rölativite yasası geçerlidir. İki evrenden her biri, dıştan bakıldığında diğeri için mevcut değildir, oysa her ikisi de vardır. Bu bir illüzyon değildir, iki evren uçsuz bucaksız manyetik kutuplar oluştururlar. (Sayfa: 19-36)

DÜNYA İNSANLARI

Yaşamın ebedi olduğuna birkaç kez dikkatinizi çekmiştim. İnsanın et ve kandan oluşan kısmından değil, ruhsal prensibinden söz ediyorum. İnsan evrenin bir parçası ve Tanrının bir cüzüdür. İnsan beyninin rolü tembellik yüzünden çok kısıtlanmış durumda, büyük bölümü hiç kullanılmıyor, düşünceniz belli bir noktaya çıkar çıkmaz duruyor, daha öteye gidemiyor. Dünya insanının ölümden ötesini anlayamamasının sebebi budur. Tabuttan ötesini düşünmek istemiyorsunuz, örneğin düşünce faaliyetinin ölümden sonra da devam ettiği gerçeği size saçma geliyor. Oysa düşünce kimi zaman somut yaşamdan daha önemlidir. Şuurunuz ölümsüzdür. Evet geçmiş yaşamlarınızın anısı bir sis perdesiyle örtülü gibidir, ama tamamen silinmiş de değildir. İnsan ruhu dünyevi bedenini bırakıp özgürleştikten sonra binlerce yıllık olayları hatırlar. Sormak istediğiniz sorular var mı?


Soru- Diyalektik materyalizm, insan şuurunun maddenin ürünü olduğunu ileri sürüyor.

Ashtar- Eğer tüm hatalarınızı bir bir saymak gerekseydi, binlerce cilt kitap olurdu. Şuur hiçbir şekilde maddenin ürünü değildir, uzayda hür bir şekilde evrimleşir. İnsanın, şuurun kafasının içinde yer aldığı zannına kapılması bir yanılgıdır. Şuurun kapsam alanı milyonlarca kilometrelik bir saha olabilir, bununla birlikte nihai etkisi bedende yer alır. Etkinin son bulduğu nokta ruhsal beden (perispiri) ya da semavi beden (astral beden) de olabilir. Şuurun kendine vasıtalık edecek bir araca, bir alete ihtiyacı vardır, fakat bu aletin ille de et ve kandan oluşmuş bir beden olması gerekmez. İnsan ölüp beyin tüm fonksiyonlarını yitirse de şuur ölmez. Beynin görevi, şuurun kendine özgü titreşimine aracılık etmekten ibarettir. Bu titreşimden en ufak bir sapma deliliğe sebebiyet verir. Beyin düşünmek için değil, titreşimi kontrol için yaratılmıştır.


Soru- İnsan ruhunun ölümsüzlüğüne ilişkin sürüyle kanıtı bilim adamlarının kuşkuyla karşılamaları, inkar etmeleri anlaşılmaz bir tutum değil mi?

Ashtar- Dünyanızda sadece kuşku ve inkar değil, büyük cinayetler de hüküm sürüyor. Bilim adamlarınız yakında gerçekleşecek İlahi Adalete boyun eğecekler. Tanrısızlığı kalkan edinmiş beceriksiz psikologlarınız kesin doğruları reddedip onları fanteziye ya da halüsinasyona bağlamaktalar! Gerçeğin kendilerinden saklandığı halklar yalanlarla yönetilmekte, büyük cinayetler kahramanlık gibi gösterilmekte ve aşağılık işlerin diplomasi adına yapıldığı ileri sürülmektedir. Şiddet ve kaba güç sıradan bir iş sayılmakta, ırklar arasındaki kin ve düşmanlığa normal şeylermiş gibi bakılmaktadır. Semavi dinler saptırılarak amacından uzaklaştırılmakta, fanatizm üreten kurumlar haline getirilmektedir. Tanrıya hakaret edilip sövülmekte, yaratılışın kör bir tesadüften ibaret olduğu ileri sürülmektedir. Kitleler koyun gibi pasifleştirilmekte, bazı açıkgözler küçümseme ve küstahlıkla yükselip toplumun emekçilerinin sırtında asalaklar gibi yaşamaktadırlar. Bu kişiliksiz kaba insanlar birbirlerine pastanın dilimlerini sunmakta, tavus kuşları gibi kabarıp içki alemleri düzenleyerek nefis yemekler yemektedirler. Onlara göre Tanrı gözle görülür ve elle tutulur olmadığı için yoktur, bu yüzden masalarına da oturamaz! (Sayfa: 37-40)

İNSAN OLMAK

Yöneticiler konuşuyor, halklar susuyor. Dünyada anlayamadığımız bir kayıtsızlık ve umursamazlık hüküm sürmekte, kitlelerin dikkati olumsuz şeylere çekilmekte, bu amaçla çeşitli sektörler geliştirilmektedir. Bu arada kulis arkasında çevrilen işler, döndürülen dolaplar halklardan gizli tutulmaktadır. Oynanan namussuzca bir oyundur. Tüm dünyada kokuşmanın getirdiği pis bir esinti hüküm sürmektedir. Her siyasi akım mutluluk formülünün kendinde olduğuna beşeriyeti inandırmak istiyor, bunlar yönetici sınıfların yerlerini korumalarını sağlayan yöntemlerdir. “Kendini bilmek” kimseyi ilgilendirmiyor, olumluya, iyiliğe ve insanlaşmaya doğru en ufak bir çaba harcanmıyor. Siz insan tabirinden ne anlarsınız ki? İnsan evrenin en zeki varlığıdır, siz sadece beşersiniz!
Binlerce ışık yılı uzaklıktaki uygarlıklar size yardım için Tanrısal mesajlar getiriyor, astronot ve misyonerler yolluyor, ama filozoflarınız getirdiğimiz yasaların zamane öğretmenleri tarafından icat edildiğini ileri sürüyorlar. İşte sizin teşekkür tarzınız bu! Oysa On Emir yüksek bir uygarlığa erişmiş gezegenlerdeki dinlerden gelmiştir, bu emirleri bir uzay gemisiyle getiren bizlerdik. Dünya tehlikededir ve tehlike giderek büyümektedir. İster kabul edin, ister etmeyin bizler İlahi Hiyerarşilerin elçileriyiz! Şimdi sorularınızı cevaplayabilirim.


Soru- Şu sıralar çok sayıda mümin kiliseden elini eteğini çekiyor, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ashtar- Bünyesinde objektif gerçeği tam anlamıyla barındırmayan dinlerinizden hiçbiri kurtuluşu gerçekleştiremez. Hıristiyanlık bu gerçeğin son derece ufak bir bölümünü içerir, Musevilik de öyle. Bu yüzden, müminlerin kiliseden elini eteğini çekmesini onaylıyorum. Dinin tam anlamıyla neyi temsil ettiği hakkında insanların çoğunun maalesef en ufak bir fikri bile yok, bu rahiplerinizin çoğunluğu için de geçerlidir. Din bir zaman geçirme vasıtası, bir hobi değildir. Her insanın din karşısında, yani gerçek ve yasa karşısında ödevleri vardır. Temel yasayı bilenin bunu diğerlerine de açıklaması kutsal bir görevdir. Gerek İncil yazarlarının, gerekse rahiplerin binlerce yıl boyunca insanlığa doğru bir öğreti aktarmadıkları saptanmıştır. Din bir gariplikler ve fanatikler fuarı değildir, din bir savaş alanı da değildir, o her varlığın hayati temelidir.
İdrak edemediğiniz bir şeyi reddetmekle büyük bir hata yapıyorsunuz. Yaradan Allah bizim için de anlaşılmaz ve kavranılmazdır, fakat bu onu kabul etmemek için bir gerekçe olamaz. Evrenler o kadar büyük, karmaşık ve çeşitli ki, öyle ustalıkla, öyle zekice düzenlenmiş ki, önceden yapılmış dahiyane bir planın varlığını insan kabul etmek zorunda kalıyor. Planlayan eşsiz bir kudret dilediğine hayat veriyor.
Kitabı Mukaddes’te “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı” diye yazar. Kitabı Mukaddes’in bu pasajı, diğer birçokları gibi bizim tarafımızdan Musa’ya nakledilmemişti. Şimdi bu pasajın oraya nasıl sokulduğunu uzun uzun anlatmaya gerek yok, fakat bilinmeli ki kafa karıştıran yanlış bir anlam içermekte. Bu sözler büyüklük hırsına kapılmış bir rahibin elinden çıkmıştır. Tanrı hiçbir insan varlığıyla yakından ya da uzaktan hiçbir şekilde kıyaslanamaz. Tanrı sadece dünyadaki insanı yaratmadı ki, bir başka gezegende yaşayan bizleri de yarattı, aynı şekilde et ve kemikten varlıkların bulunduğu nice küreleri de yarattı. Şimdi onların Tanrısı da yalnız onlara göre mi olacak? Olmaz öyle şey!
İnsanın Tanrıyla benzerliği, ancak yaratıcı faaliyet gösterme yeteneğindedir. İnsanın Tanrıya benzeyen bir tarafı varsa, bu fiziki görünüm değil şuurdur. Musa uzay gemisinde kırk günlük ikameti boyunca muhtemelen bu yönde eğitilmişti. Fakat şurası muhakkak ki, bu öğreti zihin yapıları yetersiz halefleri tarafından dejenere edildi.


Soru- Teleportasyon (bedenin bir yerden bir yere nakli) olayında insanın hiç zarar görmemesini nasıl açıklıyorsunuz?

Ashtar- Mademki ruh ve beden diye bir şey var, o halde iki ayrı bölüm var demektir. Vücut demateryalize olmuş olsa da, inşa yasası ortadan kalkmaz. Canınıza gelince, o zaten dokunulmaz bir özelliğe sahiptir. Şu halde teleportasyon en ufak bir zarara uğranmadan gerçekleştirilebilir, çünkü bu yöntem saniyenin milyonda biri kadar kısa bir sürede gerçekleştiğinden, vücudun bir tehlikeye maruz kalması söz konusu değildir. Bir maddi zararın oluşabilmesi için nispeten uzun bir zamana ihtiyaç var. (Sayfa: 41-57)

İNANÇLAR

Soru- Bir celsede, kurtuluşun spiritüel bir reformla mümkün olabileceğini söylemiştiniz.

Ashtar- Evet, misyonumuzun amaçlarından biri de budur, sizi huzura kavuşturacak olan da budur. Bir atom savaşı felaketine uğramanıza izin verilmeyecektir. Üstün bir ırk tarafından gözetim altında tutulmaktasınız, bunu böyle bilin ve hiç endişelenmeyin.


Soru- Sovyetler Birliği ufo fenomenine karşı hep ilgisiz kalmıştı. Şimdi bu fenomeni çözmek için araştırmalara mı girişti, ne dersiniz?

Ashtar- Dünyasal bakış açısıyla Sovyetler Birliği komünizmi temsil eder, yani sadece dünyasal yaşama ve maddi bilimce kanıtlanmış olana inanır, bilimin reddettiği derhal parti tarafından da mahkum edilir. Şu halde, Sovyetler için ne bir gizem, ne de bir din vardır, onun tek dini sosyolojidir. Bu ideoloji ne Kitabı Mukaddes’in bilgilerini, ne de Sina Dağında verdiğimiz türden ilahi yasaları tanır. Parti kendini dünya beşeriyetinin en büyük düşünürlerinin zirvesi olarak görür, Kitabı Mukaddesle zıtlaşan mutlak bir mantıkları vardır. Cehaletten doğan ne ilkel bir mantıktır bu!
Sovyet yöneticileri için gizem yoktur, Tanrı yoktur, ölümsüz olan ruh yoktur, öte alem yoktur, ölümden sonra vicdani hesaplaşma yoktur, sorumluluk yoktur, reenkarnasyon yoktur, Hıristiyanlık yoktur, kısaca dünya dinlerinden hiç birinin hiçbir bakış açısı yoktur, yalnızca bilim üzerine kurulu beşeri bilgi vardır. Bu yüzden, Sovyet biliminin duyular dışı idrake pencere açma hakkı da yoktur, çünkü bu komünizmin çöküşüne yol açar, onlar bunu çok iyi biliyorlar (bu mesaj 1956 yılında alınmıştır). Onlara göre biz tüm dünyadaki askeri güçlerden daha büyük bir tehlike arzediyoruz. İşte bu yüzden Sovyetler her türlü gizemi inkar etmek zorundadır, çünkü gizem Marksist fikirlerin geleneksel düşmanıdır. Karl Marks her tür ilahi bilgiyi reddediyordu, izleyicileri de onu taklit ettiler, çünkü ideolojiye karşı gelmek istemiyorlardı. Bir gizem çözülüp aydınlatıldığı zaman sır olmaktan çıkar. Öyle ki Ruslar ufo meselesini çözmeye, bu işin sırrını aydınlatmaya çalışmıyorlar. Onlar ufoların ilahi iradenin tebliğleri ya da fiiliyle herhangi bir ilgisi olmadığını zannediyorlar, işte yanıldıkları nokta budur.


Soru- Ufoların esrarıyla ilgilenen herkesin, verdiğiniz bilgilerden yararlandığını sanıyoruz.

Ashtar- Biliminiz belli belirsiz de olsa bir başka evrenin varlığını sezmeye başlamıştır. Anti madde kanıtlanmıştır, ama anti evrenin sizinkinden ya da bizimkinden farklı olmadığını anlamanız gerekir. Hayat formları ve maddenin varlığı bu noktada aynıdır, farklı değildir. Herşey kavranılması mümkün olmayan o yüce planlayıcının iradesine göre yaratılmıştır. Tanrı en kapsamlı şuurdur, ezeli ve ebedi olan sonsuz uzayın en yüce kudretidir.
İnsanı bizzat Tanrının gözetlediğine, ona bizzat Tanrının rehberlik yaptığına, ölümden sonra onun huzuruna çıkacağına inanmakla teoloji büyük bir hata işlemektedir. Tanrı, Ruhsal Hiyerarşi aleminde mutlak bir yetkiye sahip nice kurumlar, nice varlıklar yaratmıştır. Bu büyük varlıklardan biri de, bir zamanlar kendine güç verip destek olduğumuz İsa’dır, bunu hala yapmaktayız. (Sayfa: 64-73)

GELECEĞİN ELÇİLERİ

Dünyanın şu andaki durumu, son yıllardaki yanlış atılımlardan ileri gelmiştir denemez, bu durum en azından 10 bin yıldan beri sürmektedir. Ama bu süre içinde yaşam biçiminizde yine de belirli bir değişim meydana gelebilmiştir. Teknik alandaki atılımlarınız gerçi dünyanın çehresini kökten değiştirmiştir, ama bu atılımın anlamı hiç de dürüst bir şekilde saptanıp ortaya konmuş değildir. Bir arınma yeri olan bu gezegen, üzerine düşen görevi yerine getirmemiştir. Dünya insanlığı adeta yeminliymişçesine arınmaya ayak diremiştir. Beşeriyetin böylesine alıklaşmış ve insanlığını böylesine yitirmiş olması bizi dehşete düşürüyor!
Aydınlarınızın fikirleri korkunçtur, din adamlarınızınkiler ise çocukçadır. Bu bönlük konusunda sizi uyarırım, çünkü bu durum spiritüel gelişiminizi tümüyle frenlemektedir. İnsan ruhunu bekleyen tehlikeleri bilemezsiniz, çünkü ahiret diye adlandırdığınız mekanları boş inanca dayalı fanteziler sanıyorsunuz!
Uzay gemisi üretimini büyük oranda artırmış bulunuyoruz, şu anda bile gezegeninizi kontrol altına alacak durumdayız. Sahip olduğumuz güçler bizi bir düşman gibi görmenize yol açıyor, toplumlarınızın liderleri de öyle düşünüyorlar. Başka gezegenlere gittiğimiz de oldu, ama hiçbir yerde düşmanca karşılanmadık, bu tutum dünyanıza özgü bir şey. Uzay gemilerimiz o kadar çok ki, istesek elektrik şebekelerinizi bir anda çökertebiliriz. Bu kadarı bile hayatınıza ve savunmanıza büyük bir darbe indirmeye yeter. Barıştan söz edip duruyorsunuz, ama iş onu gerçekleştirmeye gelince oralı bile olmuyorsunuz. Mevcut durumunuzla barışı kurmanız olanaksızdır, çünkü maneviyata ve dine dayalı olmayan bir barış doğaya ters düşen bir barıştır.
İmkansız sözcüğü dünyalılara has bir şeydir, oysa Tanrı için imkansız hiçbir şey yoktur. Her dünyalı kendine şu soruyu sormaktadır: Tanrı var mı? Bu soruya profesörleriniz bile doyurucu bir cevap veremez, bir kanaat ileri sürmekten öte bir şey yapamaz. Bu soruya cevap verebilmesi için, insanın dünya bedenini terk etmesi gerekir. Ama bu sefer de aynı bedenle tekrar dünyaya gelemeyeceği için Tanrının varlığı çözümsüz kalmaya devam eder. Bizde durum biraz farklıdır, çünkü kendimizi değişmezliğin kollarına terk etmeyiz, sadece fizik gelişimle değil, spiritüel gelişimle de ilgileniriz. Sırlara vakıf oluşumuzun hikmeti işte burada yatmaktadır. Dünyanızda din ve evrensel ruh konusunda yalan yanlış kavramlar geliştiriyorsunuz. Kiliseleriniz ve dini kurumlarınız nazarımızda bir tradisyondan, bir tiyatrodan ve yalan yanlış bir yorum koleksiyonundan başka bir şey değildir! Dinlerinizin yer yer pozitif hakikat parçacıkları içerdiğini inkar edemem, ama buna rağmen hem insanların anlayışını bulandırmış, hem de tutumlarını etkilemişlerdir. (Sayfa: 77-83)

EŞİTLİK ÖĞRETİSİ HAKKINDA

Komünizm akıl almaz gelişmeler kaydetmiş, uluslar arasında yüksek bir gerilimin filizlenmesine yol açarak yeni bir çağı başlatmıştır. Bu dünya görüşünü tahlil etmemiz gerek.
Özünden saptırılmış Hıristiyan kiliseleri, dünya insanlığının alt tabakalarının evrimini frenlemiştir. Vasat insanlar ve yoksul halk tabakaları üzerine zenginler kadar aydınlar da çullanmış, insanları baskı altına almışlardır, bu tutum özellikle Rusya’da sergilenmiştir. Büyük düşünürler Kutsal Kitabın her türlü mantığa ters düştüğünü söylerken, rahipler aksini iddia etmişlerdir. Bu rahipler, insanların muhtemel yanlışlar üzerinde kafa yormasını yasaklayan zihniyetin temsilcileriydiler. Kutsal Kitaba göre bir tabu mevcuttu, hala da öyledir. Tabuya ilişen doğru yoldan çıkmış sayılır, ebedi cehennem azabına layık görülürdü, hala da görülmektedir. Marks ve Engels gibi büyük sosyologlar, ebedi cehennem kavramına inanmama cesaretini göstermişlerdi. O amansız baskı karşısında böyle davranabilmek, büyük cesaret isteyen bir işti doğrusu!
Spinoza’nın felsefesini incelemiş olan Marks, düşünceleri ve sarsılmaz muhakemesiyle büyük bir dahi idi. Böyle insanlara büyük saygı duyarız, ama diğerleri gibi o da trajik bir şekilde yanılmış ve tüm insanlığın zararına yol açacak sonuçlar yaratmıştır. Dünya insanlığına eşsiz bir sevgi beslemiş bu sosyologlara karşı nankörlük etmemek gerekir. Gerçi niyetleri pek halisti, ama çabaları yanılgıdan ibaretti. Bu büyük düşünürlerin bizimle hiçbir teması olmamıştı.
Marks’a göre Tanrı intikama susamış bir varlık olamazdı, sevgi tanrısı olmadığına göre tahtı boştu. Ona göre insanların ibadet ve itaatleri, yalan yanlış tanımlanmış bir objeye yönelikti. Yerine başka bir şey koymadan sahip olduğu bir şeyi insanın elinden çekip almak zor bir iştir, hele o şey Tanrı olursa! Akıl dışı bir Tanrının şüphesiz ispatlanmaya ihtiyacı olamaz, akıl dışılığı bile bunun için yeterli kanıttır. Ama kilise bu akıl dışılığa dört elle sarılmış durumdadır. Bizi kızdıran şey, politik dalaşlarınızda Tanrıyı bahane olarak kullanmanızdır. Tevratta şöyle deniyor: “Tanrı insanlara Sina Dağından hitap ediyordu” Tanrı, yani Evrensel Ruh çehresini hiçbir zaman göstermemiştir, Tevratta ifade edildiği kadar gülünç bir tarzda tecelli etmemiştir. Sina Dağında Tanrıyı gördüğünü sanan kişi feci bir yanılgıya düşmüştür. Geçmişte atalarımız Tanrı elçisi olarak görev yapmışlardır, Tanrı olarak değil, bu görevi bugün bizler yapmaktayız.
Tanrının mesajları ve geleceğin elçileri konusunda inkarcı materyalist ideoloji sahipleri ne biliyorlardı acaba? Onlar kendilerini tesadüfün yarattığını sanmaktaydılar! Politik gücün çok büyük bir önem taşıdığının farkındaydılar, bu yüzden insanlığın Tanrı tarafından değil, büyük düşünürlerden oluşmuş bir meclis tarafından yönetilebileceği kanısındaydılar. Oysa gerçek Tanrı (ki böyle bir Tanrı Kutsal Kitaplarınızda tasvir edilmiş değildir) insanlık alemini değil, doğayı ve yıldızları yönlendirmektedir. O, insanlar ve hayvanların yaşamını hedefleyen yasalar değil, semavi yasalar vazetmiştir. Evrim yolunda herkes özgürdür, ama dünyaları yöneten ve büyük düşünürlerden oluşan bir seçkinler topluluğu vardır. Bu topluluk, sözümona bilim adamlarınızın kabul etmeye yanaşmadıkları ve hor görüyle andıkları spiritüel mekanlarda bulunmaktadır. Bu seçkinlerin direktiflerini dinlemek istemeyenler boşuna çırpınıp dururlar, çünkü sorunları herkesi tatmin edecek şekilde çözemezler. Dünyada barışın insanlar tarafından kurulamamasının sebebi budur.
Sözlerimize kulak veriniz, biz küçük azizler geleceğinizin teminatıyız, sevgiyi ve geleceğinizi teminat altına almakla görevlendirilmiş melekleriz. Dünyanın politik manzarası tam anlamıyla kokuşmuş durumda, çünkü temel kaya üzerine oturtulmuş değil, hakikat kayası spiritüel hayattır. Eğer Marks varlığımızın ve faaliyetlerimizin farkında olsaydı, eşsiz ve dahiyane bir esere hayat verecek malzemeye de sahip olacaktı. Tanrı kavramıyla doğa kavramı arasında bir ilişki vardır, doğal olan aynı zamanda ilahidir de, iki ifade arasında hiçbir fark yoktur. Komünistlerin tanrıtanımazlığı, dine ait her tür düşünceyi reddetmekle büyük bir hata yapmıştır, çünkü bu doğal olan herşeyi reddetmek anlamına gelir.
“Tanrı indinde tüm insanlar eşittir.” Bu Kutsal Kitabın ifadesidir, ama tam anlamıyla doğru bir ifade değildir, çünkü insanlar arasında büyük farklar vardır. İyi ve zeki insanlar olabildiği gibi, kötü ve ahmak olanlar da vardır. İkisi aynı kefeye konulamaz, insanlar arasında tam bir eşitlik asla söz konusu olamaz. İnsanlar eşittir diyen bir felsefe ya da bilim yalan söylüyor demektir. Komünizm bir sürü partizana işte bu yalan sayesinde sahip olmuştur. Toplumun alt tabakalarına eşitlik vaat ederek, onlara zenginlerin sahip olduğu mülklerin bir kısmını vereceğini söylemiştir. Ne yazık ki eşitliğin ancak evrimle sağlanabileceğini söylememiştir. Toplumdaki farklılıkları, dünyadaki hiçbir politik görüş silip atamaz. Evrim yasası tüm ırkları eşit bir şekilde sarıp sarmalamaktadır. Az gelişmiş bir toplumun, gelişmiş toplumların sahip olduğu tüm nimetlerden yararlanması gerçekçi değildir. Yoksulların kıskançlığı, tüm dünya için bir tehlike teşkil etmektedir.
Tehlikeli olduğu gerekçesiyle komünizmin tümüyle mahkum edildiğini de gözlemledim. Bu hiç doğru bir şey değil, çünkü komünizmin pozitif yanları da var. Biz küçük azizleri pekala komünist diye nitelendirebilirsiniz, ama sizin komünizminizle bizimki arasında büyük bir fark var, çünkü bizim dünya kardeşliği kavramımız tanrıtanımazlık temeline oturtulmamıştır. Biz şunu çok iyi biliriz ki, bir gezegen üzerindeki yaşam biçimi, bireyin evrim derecesine uygun bir yaşam türüdür. İnsanın bireysel evrimi için bir sınır söz konusu olamaz, olmayacaktır da.

ÖLÜM HAKKINDA

Biraz da ölüm konusuna temas etmek istiyorum, çünkü ölüm dünya hayatınızın heder olup gitmesine yol açmaktadır. Kilise sorumluları görevlerini tamamen ihmal etmişlerdir. İnsan hayatından çok söz edilmekte, ama bu hayatın sadece doğum ve ölümle sınırlanan tek bir bölümü ele alınmaktadır. Bu iki sınırın öncesi ve sonrası, içine nüfuz edilemeyecek kadar koyu karanlık içindedir. Dünya insanı muhakemesini bu iki sınır içinde tuttuğundan, tüm deneyimlerinin bu hayatıyla sınırlı olduğunu, ölümünden sonra bunların hiçbir anlamı kalmayacağını anlayamamaktadır. İşte yanılgı bu noktadadır. Kim olursa olsun, hangi gezegende yaşarsa yaşasın, insanın spiritüel deneyim olarak biriktirdiği şeylerin hiçbirisi ölümle birlikte yok olup gitmez.
Dünya insanı anılarını ve deneyimlerini bir sonraki nesle iletebileceğini sanmaktadır. Kalıtım yasaları bu maksatla formüle edilmiştir, çocuklara büyük önem verilişinin temelinde yatan sebep de budur. Kitaplar, başarılı işler, anıtlar dikerek ölümsüzleşme isteği ve tarihe geçmek isteyen canilerin fiilleri de bu sebepten kaynaklanmaktadır. Sonraki nesillerin hafızasında ölümsüzleşmek hiç de ölümsüzleşmek değildir, bu düpedüz yanılgıdır. Öte alem konusunda bilgi sahibi olmalarına rağmen firavunlar da böyle düşünmüşler, ama orada yaşamaya nasıl devam edileceğini bilememişlerdir. Dahası, önemli gerçeklerin yerine yalan yanlış açıklamalar konulmaya kalkışılmıştır.
Ölümün yanlış bir şekilde yorumlanması, ruhun bedenden yayılan bir ürün diye nitelendirilmesinden kaynaklanmakta, ruhun etkileyici gücünü beynin ürettiği sanılmaktadır. Bu anlayışa göre ölen bir beyin, etkileyici güç üretimini de durdurmaktadır. Zavallı bilim adamları! Televizyon cihazı arıza yaparsa veya tahrip olursa, ortada verici istasyon diye bir şeyin kalmadığını nasıl iddia edebilirsiniz? Yayını yapan alıcı cihazınız değildir, cihazınız yayını belli bir frekans üzerinden alan nesnedir sadece! Demek ki düşüncelerim, kendini düşünce dalgamın frekansına ayarlayabilecek herkes tarafından pekala alınabilir. İnsan öldüğünde alıcı cihaz kırılıp gitmekte, ama şuur ile anılara bir şey olmamaktadır. Şuur ruhun sahip olduğu tüm edinimlerle evrenin sinesinde daha önce nasıl var idiyse, aynı şekilde varlığını sürdürmeye devam edecektir. Madde ne ruhu meydana getirebilir, ne de ruhsal fonksiyonları ortaya çıkarmayı başarabilir, çünkü ruh maddenin üstündedir, onu kullanandır.
Aslında ölüm çok basit ve sade bir olaydır. Ruhun maddeyle bağlantısı kopmakta, bedene bağlanmadan önceki haliyle kalmaktadır. Bunun anlamı şudur: İnsanın algıları, duyguları ve her türlü şuur faaliyeti devam etmektedir. Ama bu kez iş maddesiz olarak ve özerk bir anlamda cereyan etmektedir. Spiritüel mekanlardaki hayat, dünya hayatına kıyasla daha yüksek seviyelidir. Oralarda düşünce de, algı da daha yoğunlaşmakta, insanın tahayyül ettiği herşey anında gerçekleşmektedir. Gelişmiş bir ruh kuş gibi uçabilmekte, balık gibi yüzebilmekte, kurtçuk gibi toprağın içine girebilmektedir. Çok ağır hareket edebildiği gibi, düşünce hızıyla da yer değiştirebilmektedir.
İnsanların çoğunluğu hayatın adaletsizliğine maruz kaldığına inanmakta, kendileri mahrumiyet içindeyken diğerlerinin şan, şöhret, zenginlik ve sağlık içinde hayatın tadını çıkardığını düşünmektedir. Aslında adaletsizlik diye bir şey yoktur, tek bir hayat yaşamadığına göre, insan bu durumu telafi etme imkanına her zaman sahiptir. Zevkü sefa içinde geçen bir hayat, genellikle o hayatı sürdüren kişinin çok gelişmiş olduğunu göstermez, gelişmiş bir varlık, zengin birini her halükarda geride bırakır.
Dünya insanlarının spiritüel manzarası diğer gezegenlerdeki varlıklarda tiksinti uyandırmaktadır. Sizler anlaşılması zor insanlarsınız, bir şeyler öğretmek için elimizden geleni yapıyoruz, ama sözlerimiz çölde vaaz veriyormuşçasına yoklara karışıp gidiyor. Şeytan dünyanızda dilediği gibi at koşturuyorsa bu yüzden koşturuyor!

NEGATİF BİR MİRAS

Atadan kalan servet çocuklar ve akrabalar arasında bölüşülmektedir. Ama bir de spiritüel miras vardır, o mirasa tüm ulus konabileceği gibi, tüm insanlık da konabilir. Atalarınızın spiritüel miras anlayışı pek korkunçtu. En önemli miras, kanlı savaşlar ve korkunç mücadeleler sırasında edinilmiş tarihi deneyimlerdir. Hiç tanımadığı insanları acımasızca katleden savaşlara komuta etmiş şefler kahraman diye nitelendirilmiş ve ölümsüzleştirilmiştir. Bunlar gençliğe ve insanlık aleminin yeni şeflerine müstesna örnekler olarak tanıtılmıştır. Böyle bir miras evrenin neresinde var? Ben şahsen başka hiçbir yerde böyle bir mirasa tanık olmadım, bu zihniyet sadece dünyanızda var!
Binlerce yıl önce işlediği soykırımla böbürlenen bir insanlıkla karşı karşıyayım! Ne güzel bir spiritüel miras! Bu kan dökücülükle bir ilginiz olmadığını söylemeye kalkmayın sakın, çünkü insanlara karşı işlenmiş bu canavarca suçların failleri sizlersiniz! Dünyanın çehresini siz şekillendirdiniz. Savaşlardaki kahramanlıklarınızı nesiller boyunca yücelttiniz de yücelttiniz, yerküreyi her biri insan kanına bulanmış nice hayatlar boyunca çiğneyip durdunuz. Dünyaya öyle bir yapışmışsınız ki, şu andaki gelişim seviyenizin üzerine bir türlü çıkamıyor, negatif mirası bir türlü reddedemiyorsunuz.
Bize göre normal bir insanın savaşı kabul etmesi olacak şey değildir. Savaşı kabul eden bir insan sağlıklı bir mantığa sahip olmayan, insan hayatına hiç saygı duymayan ve skalanın cehalet basamağında tüneyen bir zavallıdır! Eğer Tanrı insanların sayısını azaltmak isteseydi savaşa, depreme, vebaya ihtiyaç duymazdı, yeryüzünde bedenlenmelerine engel olması yeterdi. Siz Tanrınızı tanımıyorsunuz, savaşmanızın sebebi budur. Savaş düşüncesini ululayan ve gelenek haline getiren bir mirası yüklenmiş durumdasınız. Geleceğinizi görmekteyiz, halihazırdaki zihniyeti devam ettirdiğiniz takdirde geleceğiniz iyiden iyiye kararacaktır.
Siyasi liderleriniz ve din adamlarınız şöyle düşünüyorlar: Tanrı her şeyi affedebildiğine, kendi oğlunu bile diğer insanlar cezadan kurtulsun diye feda edebildiğine göre korkulacak bir şey yok! Ne ahmakça bir düşünce bu? İnsanlarınızın düşünme yetisinin yozlaşmışlığını görebiliyor musunuz? Bir insanın, hem de kutsal ve masum bir insanın, günahlarınızın kefaretini ödemek için çarmıhta can vermesi size mantıklı geliyor mu? Siz günahlar içinde yaşamaya devam edebilesiniz diye, masum biri bedel mi ödeyecek? Böyle saçma bir görüşü paylaşmamız mümkün değildir.

İNADIN EGEMENLİĞİ

İnsanlığın bir türlü anlamak istemediği bir konu da tekrardoğuştur. Tüm evrende geçerli olmasına rağmen tekrardoğuş ciddiye alınmamaktadır. Dünyadaki insanların hemen hemen hepsi burada defalarca bedenlenmiş varlıklardır. Bu, evrendeki daha yüksek düzeyli kürelerde yaşamayı hak etmedikleri için böyledir. Kiliselerin nasıl olup da tekrardoğuş öğretisini saf dışı ettiklerine, görmezden geldiklerine bir türlü akıl erdiremiyorum. Bu yola sapmasalardı, belki de insanlık yaşamın anlamını kavrayabilecekti. Ama dünyada inadın egemenliği hüküm sürmektedir. Nice kanlı savaşın, nice insanın ıstırap çekmesinin sebebi hep bu inattır. Siz inadı gelenek haline getirmiş bir topluluksunuz!
Bilim adamlarınız sırf inat yüzünden spiritüel gerçeklerin karşısına dikilmekte, politikacılarınız inat yüzünden pes etmemektedir. İnat yüzünden önyargılara sarılmakta, nice evlilik bağı inat yüzünden kopmakta ve aileler dağılmaktadır. İsa inat yüzünden çarmıha gönderilmiş, Berlin duvarı inat yüzünden inşa edilmiştir, silahlanmayı dürtükleyen de inattır. Ama ne filozoflarınız, ne bilim adamlarınız, ne yargıçlarınız, ne de politikacılarınız inat konusunda bir açıklama yapmıştır, hatta inat konusunda düşünmek akıllarına bile gelmemiştir. Dünya insanı öte alemdeki mekanlarda bile inadını sürdürmekte, yüce ışığa yönelmekte zorlandığı için yine dünya planına dönmeye mecbur kalmaktadır. Bana inanmayanlar çocuklara baksınlar. Onlar bile eski yaşamlarında edindikleri inadı bu yaşama taşımakta, istedikleri yerine getirilmediği zaman dikleşmekte, kendilerini yere atıp tepinmeye ve ağlamaya başlamaktadır.
Biz inatçı bir uygarlık değiliz. Sizi yeni bir inancı kabule zorlamayışımızın sebebi de budur. Biz aklınızı ve mantığınızı harekete geçirmeyi yeğliyoruz. Uykudan uyanmanız şart, beyninizin kullanmadığınız o ikinci bölümünü de faaliyete geçirmeniz gerekir. Orada aksayan ve düşünme yeteneğinizi baskı altında tutan bir şeyler var. İnadı bırakınız!

GEÇMİŞİN PEYGAMBERLERİ

Geçmişin peygamberlerine bu kadar inanmanıza rağmen, kilisenin yeni peygamberlere karşı aynı inancı beslememesi şaşılacak bir şey! Bilim ve teknik ilerlemiştir, ama vasat bir insanın düşünme kapasitesi normalde ulaşması gereken seviyenin altındadır. Sonuç olarak peygamber de sizin gibi bir insandır, ama başka planlara mensup zekalarla spiritüel ilişki kurabilme yeteneğine sahiptir. Fakat söz konusu zekalar her zaman üstün bilgilere sahip olmayabilirler, hatta bazıları yaşayan insanlardan daha fazla şey bilmeyen ölmüş insanların ruhlarıdır. Bu geri seviyeli ruhlar, kendilerini tanrı olarak tanıtabilirler. Nitekim şeytan, koltuğunda Kutsal Kitap olduğu halde tezahür etmiştir!
Geçmişteki peygamberleriniz tecrübeye de, bilimsel anlamdaki bilgiye de sahip olmayan cahil insanlardı. Öte aleme mensup varlıkların onlara X’i U diye yutturması işten bile değildi. Ne diğer yıldızlardaki hayatlardan, ne de spiritüel alemlerden haberleri vardı. Tanrıyı bulutların üzerinde süzülen üstün bir insan olarak tasavvur ediyorlardı. Dünyanıza bir misyonla gelen atalarımız, bu peygamberlere başka yıldızlardan geldiklerini bir türlü anlatamamışlardır. İçinde görkemli kıyafetlere bürünmüş atalarımızın bulunduğu uzay gemileriyle yüz yüze geldiklerinde büyük bir korkuya kapılmışlardı! Tanrı muamelesi görmek, görevlerini kolaylaştırdığı için atalarımızın işine gelmişti, tersini söyleseler bile bir yararı olmayacak, tanrılık payesinden kurtulamayacaklardı.
Bu tür faaliyetlerin hepsi bizim tarafımızdan gerçekleştirilmiştir. İlya’nın göğe alınması, Hezekiel’in vizyonları, İsa’nın göğe çıkışı bu tür fenomenlerdir. Dinleriniz, bu konudaki bilgisizlikleri yüzünden yalan yanlış inançların vücut bulmasına sebep olmuşlardır. Fatima olayı da bizim meydana getirdiğimiz olaylardan biriydi. Geçmişin peygamberleri, bugün fabrikalarda çalınan sirenlerin sesini duymuş olsalardı, son saatin gelip çattığını ve meleğin suru üflediğini sanırlardı! Nitekim uzay gemimiz dikkatlerini çekmek için siren çaldığında, Sina Dağı sakinleri dehşete düşmüştü! Peygamber olarak ölümsüzleştirdiğiniz zavallı Yunus, sadece denizlerin üzerinde dolaşan uzay gemisinin yolcularından biriydi!
Tanrı vardır, ama hayal ettiğiniz şekilde değildir. Tanrı sizin ayağınıza gelmez, ama elçilerini gönderir, işte biz o elçileriz, geleceğinizi şekillendirmekle görevli elçiler. Ama gelecek, savaşan insanlar, dinler ve uluslar olduğu sürece şekillendirilemez. Bilim bu alanda itibar kaybına uğradığını kabullenme cesaretini göstermelidir, çünkü dünya üzerindeki hayattan tamamen bilim sorumludur. (Sayfa: 77-113)

ASHTAR SHERAN

Kutsal Kitap meleklerin tezahür edişlerini (aparisyon) dile getirmektedir. Melek spiritüel bir varlıktır ve spiritüel alemde yaşayan insanların tabi olduğu yasalara tabidir. Meleğin tezahür ediş tarzı, öte alemde yaşayan bir ruh varlığının tezahür ediş tarzının aynıdır. Bazı Kutsal Kitap uzmanları, tam anlamıyla materyalize olabilen, yani ete kemiğe bürünebilecek kadar kendilerini değişime uğratabilen meleklerden söz etmektedir. Oysa uzmanlar bu konuda yanılmaktadır, melek her zaman melek olarak kalır, fizik bir bedenle tezahür edemez. İnsan ruhuyla melek arasındaki fark da budur zaten. Melek, durugörü yeteneğine sahip bir medyuma pekala görünebilir. Gerçi fizik bedene bürünemez, ama yaşayan bir insanın ektoplazmasını kullanmak suretiyle kendini insan suretinde tezahür ettirebilir. Bu durumda melek kendine ektoplazmik maddeyi sağlayan medyuma bağlı kalmaktadır.
Ama spiritüel alemde yüce ruh varlıkları da vardır. Melek diye adlandırılabilecek niteliğe sahip büyük inisiyatörlerdir bunlar. Kanatlar, kuşta olduğu gibi melek bedeninin ayrılmaz parçaları değildir, sembolik şeylerdir, istek üzerine astral maddeyi düşünce yoluyla şekillendirmek suretiyle oluşturulmaktadır. Melek kanatlı görünüme çok özel şartlarda bürünür, özellikle de Tanrı elçisi olduğunu göstermek istediği zaman. Omuzladığı görev, meleğin kendinden daha önemlidir, bizim omuzladığımız görev de bizden önemlidir. Şunu bilmelisiniz ki, Kutsal Kitabınızda bir melek tarafından meydana getirilmiş hiçbir tezahür olayı yer almamaktadır. Meryem Ana’nın müjdeci meleği bile şekle bürünmemiş, mesajını ona telepati yoluyla, yani gönül kulağına fısıldamak suretiyle iletmiştir.
Diğer melek tezahürlerinin hepsi bizim meydana getirdiğimiz fenomenlerdir. Az önce sözünü ettiğim astral madde gerçi sizinki kadar yoğun değildir, ama onu kullanarak yine de materyalize olabiliriz. Materyalize olmak için bir medyumun ya da herhangi bir dünyalının ektoplazmasına ihtiyaç duymayız. Tevrattaki Sodom ve Gomore olayında, Lut’u uyarmak için iki melek zuhur etmişti, o uzun saçlı melekler küçük azizlerdi, yani bizlerdik. İncilde İsa’nın mezarı başında beklediği belirtilen uzun saçlı, beyaz giysili melekler de bizlerdik. İsa’nın göğe alınışını hayret dolu bakışlarla izleyen seyircilerin arasındaki beyaz giysili insanlar da bizlerden başkası değildi. İlya uzay gemilerimizden birine bindirilmiştir, İsa da uzay gemisine alınmıştır. Kutsal Kitaptaki uçan daireler bulut diye tasvir edilmiştir, orada ayrıca ufo diye adlandırdığınız küçük gemilerden de söz edilmiştir.
O zamanlar dünyalılarla ilgilenen atalarımız, hedeflerine kısmen ulaşabilmişlerdir. Gerçi İsa onlardan himaye görmüştü, ama o da hedefine ulaşamamıştı. Teknolojinizin kaydettiği gelişme bizi umutlandırıyor, sizi spiritüel etki altına almaya çalışmamızın sebebi de bu umuttur. Ama karşımıza son derece güçlü bir düşman dikilmektedir. İktidar çılgınlığı! Bu çılgınlık bazen tüm insanlığı mahvedecek ölçülere varmaktadır, ama biz böyle bir şeye asla izin vermeyeceğiz. Şimdi sorularınızı sorabilirsiniz.


Soru- Küçük azizler, yani sizler dünyada cereyan eden tüm olaylardan haberdar mısınız?

Ashtar- Dünyanız dört bin yıldan fazla bir süredir ilahi denetim altındadır, bu denetim küçük azizler kanalıyla yürütülmektedir. Gemilerimiz keşif ve istihbarat imkanlarıyla donatılmıştır. Araçlarımızda dünya liderlerinin tüm görüşlerini kayda alabilecek cihazlar var. Söylediklerim size inanılmaz gelebilir, ama unutmayın ki sizden fersah fersah ilerdeyiz. Uzaktan kumandalı araçlarımızda insan bulunmaz, takip edildiklerinde süratle uzaklaşırlar. Hızları sadece sizin değil, bizim bile tahammül edemeyeceğimiz kadar yüksektir, hiç yanılmaksızın ana gemiyi otomatik olarak bulabilirler.
Pilotlu araçların hızı daha düşüktür, yine de etten ve kemikten yapılmış bir bedenin dayanamayacağı kadar yüksek hızlara ulaşabilirler. Bu hızda biz demateryalize olma yoluna gideriz, böylece yolun tamamını ışık hızını da aşan bir hızla kat etmiş oluruz. Bunları kavramanız elbette çok zordur, bilim adamlarınız ışık hızını aşan bir hızı hala kabul etmiyorlar. Deneylerimiz düşünce hızına bile ulaşabileceğimizi göstermiştir. Düşünce bir saniye içinde güneş sisteminizi bir uçtan öbür uca kat edebilir. Düşünce hızında demateryalize olduğumuzda şuur fonksiyonlarımızda bir kayıp olmaz.


Soru- Binlerce yıldır dünya insanından istediğiniz sonucu alamadığınızı söylediniz, bundan sonrası için umutlu musunuz?

Ashtar- Evet, yoksa bu konuyu çoktan rafa kaldırırdık. Geçmişte, evrende başka alemlerin de var olduğunu kafanıza çok zor sokabilmiştik. Ama kilise bu bilginin karşısına işkence tehditlerini dikti. Bugün dünya insanlığı varlığımızı kavrayacak bir noktaya gelmiştir. Bilim adamlarınız başka gezegenlerde de hayat olabileceği düşüncesini artık reddetmiyorlar. Evrende birçok insanlık alemleri vardır, ama birçoğu sizden çok uzaktadır. Bizimle irtibat kurmuş pek çok medyum tımarhanelere kapatılmış, birçoğu da aynı akıbete uğramamak için susmayı tercih etmiştir. Ama parapsikoloji her geçen gün biraz daha fazla saygınlık kazanmaktadır.


Soru- Anlattıklarınızdan dünyada durumun hiç de iç açıcı olmadığını anlıyoruz, bunun sebebi nedir?

Ashtar- Aranızda kendini dindar sanan, ama bağnaz ahmaklardan başka bir şey olmayan nice insan var. Ahmak sözcüğünü özellikle kullanıyorum, çünkü bağnazlık insanı daima taraf tutmaya sevk eder. Dünyanızda bir sürü mezhep var, bunların hepsi bağnazdır. Bağnazlık insanı spiritüel anlamda kör eder, bu körlük politikacılarda olduğu kadar askerlerde de var. Özel şekilde yoğrulup şekillendirilen sade bir nefer bile, sonunda bağnazlaşmakta ve spiritüel anlamda körleşmektedir.
Çok eskiden beri sizi gözetliyor ve ne yaptığınızı biliyoruz. Şimdi bana eski çağlardaki insanların sizler olmadığını söyleyebilirsiniz, bu bile ne kadar cahil olduğunuzun kanıtıdır, çünkü eski çağlardaki o insanlar sizlerdiniz! Sina Dağı çevresinde konaklamış olanlar sizlerdiniz, İsa’yı yuhalayanlar da, Meksika’da güneşe tapanlar da, sık ağaçlı ormanlarda hemcinslerini yiyenler de sizlerdiniz! Bugün bile hemcinslerinize saldırmaktan, onları soymaktan ve Tanrıyla alay etmekten başka ne yapıyorsunuz ki?


Soru- Dünyalılar bir gün araçlarınıza mutlaka ateş açacaktır, o zaman ne yapacaksınız?

Ashtar- İsabet kaydetmeniz mümkün değil, uzay gemilerimiz özel bir enerji alanıyla çevrilidir, bu alanı hiçbir silahınız delemez. Bu koruma kalkanı yüksek hızlara ulaştığımızda da işimize yaramakta ve bizi meteorların darbesinden korumaktadır. Biz kesinlikle sizden üstünüz, üstünlüğümüzü kanıtlamak için kanınızı akıtmamız gerekmez herhalde?


Soru- Binlerce yıldır bizi gözetleyenler sadece sizler miydiniz?

Ashtar- Şu anda sadece bizleriz. Ama iki, üç, hatta dört bin yıl önce başka uzaylılar da dünyanızı ziyaret ettiler. Metharia gezegeninden keşif amacıyla bazı insanlar geldiler, başka uygarlıklardan da gelenler oldu. Dünyanız incelenmeye ve denetlenmeye değer bir gezegendir.


Soru- Fatima Olayını sizin gerçekleştirdiğinizi söylediniz, bize bu konuda daha detaylı bilgi verebilir misiniz?

Ashtar- Fatima Olayı birçok kez gerçekleştirilmiş, ama bunların hepsine insan yığınları tanık olmamıştır. Katolik kilisesi bu olayı bir Meryem Ana mucizesi olarak sunmayı kendi çıkarlarına uygun buldu, çünkü kiliselerin bu tür delillere ihtiyacı var. Söz konusu Fatima Olayını tam 70 bin kişi izlemiştir. Olay bir mucize olmakla birlikte, Meryem Anayla hiçbir ilgisi yoktu, aslında olaya Meryem Ananın ya da başka bir varlığın iştirak etmesinin önemi de yoktu. Uzay gemisinin davranış biçimi, Hıristiyan inancına olan bağlılığı muhakkak ki güçlendirmiştir. Olayın güneşle de bir ilgisi yoktu, insanlara bir mesaj verilmek istenmişti, işte hepsi bu. Bugün sizlere vermiş olduğumuz mesajlar, Fatima Olayında verilenlerden daha önemsiz değildir.
Söz konusu olayların ilki 1916 baharında, üç küçük çobanın fırtınadan korunmak için bir kaya kovuğuna sığınmasıyla başladı. Çok güçlü esen rüzgar çocukların gözlerini gökyüzüne dikmesine sebep oldu, ama rüzgar hava durumuyla ilgili değildi, uzay gemimiz yeryüzüne yaklaşırken çok güçlü bir girdap yaratmıştı. Çocuklar gökte, olağanüstü güzellikte on beş yaşlarında bir delikanlı görmüşlerdi. Tezahür eden bu varlık çocuklara, “korkacak bir şey yok, ben barış meleğiyim” demişti.
70 bin kişinin izlediği asıl Fatima olayı 13 Ocak 1917 tarihinde meydana geldi. Ona değinmeden önce, benzeri diğer olayları da kısaca anlatalım. 13 Mayıs 1917 gününde aynı çocuklar bu sefer eşsiz bir güzelliğe sahip 18 yaşlarında bir kadın görmüşlerdi. Kadının Meryem Anaya benzer bir yanı yoktu, çünkü kadın silüeti bizlerden birine aitti. 13 Haziran 1917’de çocuklar bu güzel silüeti bir kez daha gördüler. Bu olaya tanık olanlar, tezahür fenomeni cereyan ettiği sırada, çocukları beyaz bir bulutun sarıp sarmaladığını fark ettiler. Ayrıca güneş ışığında ve ısısında muazzam bir düşüş gözlemlediler. Bu belirtiler daha sonraki tezahür olaylarında da tekrarlanmış, olay sona erince ortadan kaybolmuştu. Bunların hepsi sıradan materyalizasyon ve demateryalizasyon fenomenleriydi.
25-26 Ocak 1938 gecesi, gökyüzünün büyük bir bölümü güçlü bir ışıkla aydınlanıverdi. Böyle bir olayın tezahür edeceği önceden bildirilmişti. Birinci Dünya Savaşının çıkacağını haber veren 1917’deki Fatima Olayından sonra, 1938 yılındaki bu tezahür sanki İkinci Dünya Savaşının çıkacağını haber veren bir sinyal gibiydi.
Şimdi gelelim asıl Fatima Olayına: Dünyada büyük yankılar uyandıran olay 13 Ocak 1917 günü meydana geldi ve 70 bin kişi tarafından izlendi. Bu büyük kalabalık, o gün hac maksadıyla Cova da Iria’ya doğru yol almaktaydı. Hava yağmurluydu ve bastıkları toprak balçık gibiydi. Saygın bazı gazeteler olay yerine en seçkin muhabirlerini göndermişlerdi. Tam saat 12’de devasa kalabalık benzeri görülmemiş bir manzarayla yüz yüze geldi. Aniden bulutların arasından sıyrılan güneş parlamaya başlamıştı, yağmur bir anda kesilmiş, yoğun bulutlar dağılıvermişti. Güneş zenit noktasında gümüşi bir disk gibi parlıyordu, oysa kalabalığın gördüğü güneş değil, bulutların arasında seyreden bir uzay gemisiydi. Sonra bu güneş kendi ekseni etrafında akıl almaz bir hızla dönmeye başladı, gökkuşağının tüm renklerini birer birer sergiliyor, etrafa ışık demetleri saçıyordu. Yeryüzü ve gökyüzü, kayalar ve insanlar sırayla kırmızı, sarı, yeşil, mavi ve mor renklere bürünmekteydi. Sonra güneş bir an olduğu yerde asılı kaldı, ardından ekseni etrafında tekrar dönmeye başladı, ama bu sefer ilkinden daha harika renklere bürünmüştü. Sonra durup yine havada asılı kaldı ve üçüncü kez hayal edilemeyecek kadar güzel şenlik fişekleri saçmaya başladı. Biraz sonra da adeta gökten düşercesine zikziklar çizerek hızla dünyaya yaklaşmaya başladı. O sırada insan kalabalığından korkunç çığlıklar yükseldi!
İşte Fatima Olayı böyle cereyan etti. Şimdi mucizelerin nasıl cereyan ettiğini artık biliyorsunuz. Buna rağmen tüm yetkili kurumlarınız suskunluk içinde, kiliseleriniz kayıtsız, politikacılarınız yalan dolanla işi geçiştirmeye çalışıyor, bilim adamlarınız bilgiç bir edayla başlarını sallayıp inkara sığınıyor. Bu tavır bile dünya insanının kabalığını ve cehaletini ortaya koyan bir tutumdur. Gerçekten neden korkuyorsunuz? Kapınızı gerçeğe açma becerisini niçin gösteremiyorsunuz? Tanrının bu davranışınızı ebediyen hoş göreceğini sanmayınız.


Soru- İsa’yı bir uzay gemisine aldığınızı söylediniz, ölümüyle dirilişi arasındaki süre zarfında neler olduğunu çok merak ediyoruz, bu süreçte neler cereyan etti?

Ashtar- İsa’nın cesedi şüphesiz bir işe yaramazdı, bu anlamda bir diriliş anlamsız bir şey olurdu. Ama o çağda, insanların Tanrıya imanlarını pekiştirmek için cesedin göğe alınması büyük bir önem taşıyordu. İsa beden olarak ölmüştü, ama astral bedeni şüphesiz ölemezdi, zaten astral bedeni şu anda bile dünyanızda faal haldedir. İsa dediğiniz varlık, istediği şekilde materyalize olacak yetenekte bir astral bedene sahipti.
İsa’nın cesedi yukarı çekildikten sonra tamamen demateryalize edildi, astral bedeni ise materyalize olup görünür hale geldi, yani yeni bir fizik bedene büründü. Sonra bu yeni beden bir uzay gemisine alınıp dünyada başka bir yere bırakıldı. Tanınabilmesi için materyalizasyon sırasında kendine ait özel izler muhafaza edildi. (El ve ayaklarındaki çivi izleri)


Soru- İsa’ya Gerçeğin ne olduğu sorulmuştu. Bu soruya bugüne kadar doyurucu bir cevap verilemedi. Gerçeğin ne olduğunu söyleyebilir misiniz?

Ashtar- Gerçek İlahi Yasa demektir. Gerçek mantık demektir, şüphe götürmez olan demektir. Gerçek mutlak ve değişmez olan demektir, ebediyetler boyunca geçerli olan demektir.


Soru- Dünyamız gelişmiş bir gezegen midir?

Ashtar- Gerçi dünyanız skalanın son basamağında yer almıyor, ama az gelişmişler arasında sayılıyor. Sık sık yaptığınız savaşlar bunun kanıtıdır. Dünya gibi hayli gelişmiş bir gezegenin, spiritüel açıdan bu kadar geri seviyeli zeki bir beyaz ırkı barındırması anlaşılır şey değil. Gerçi teknik açıdan bir hayli ilerdesiniz, ama spiritüel bakımdan henüz çok gerisiniz! Beyninizin diğer yarısını kullandığınız zaman, telepati gibi sıradışı okült yeteneklere sahip olacak ve spiritüel yeteneklerinizi eni konu geliştirebileceksiniz. Beynin tamamını kullanmanın çarpıcı bir örneğini İsa sergilemiştir, onu Tanrıoğlu yapan da bu yeteneğidir. İnsanlığın hedefi, mümkün olan en yüksek spiritüel ve moral seviyeye ulaşmaktır, ama mükemmelliğe değil, çünkü mükemmellik sonsuza kadar peşinden koşulacak bir hedeftir. Mükemmel olan sadece Evrensel Ruhtur.


Soru- Son zamanlarda Amerikalılar Ay’a bir sonda cihazı gönderdiler, aldıkları toprak örnekleri Ay’ın nemden yoksun olmadığını gösteriyor. Aldıkları taş parçaları ise hiçbir iz bırakmadan kayboldu, bunu açıklar mısınız?

Ashtar- Sözünü ettiğiniz taşlar sabun köpüğü kadar dayanıksız yapılardır, kepçeyle sıkıştırılıp alınırken patlayıvermişlerdir. Ay nemden tamamen yoksun değildir, bazı su yataklarının yanı sıra, amonyak gibi kimyasal ürünlere de sahiptir. Atmosferi ise insanın teneffüs etmesine elverişli değildir, çünkü son derece incedir. Ay’ın temel maddesi lavdır. Ay’a ulaşmak keşif açısından bir değer taşıyabilir, ama ekonomik açıdan değersizdir. Size göre Ay’a hakim olan Dünya’ya da hakim olacaktır. Lazer gelecekte çok büyük bir önem kazanacaktır. Ay’a süper silahlar yerleştirmenize engel olacağız.

YEDİ EMİR

1- Başlangıçta Mekansız Kudret ve Aşkın Zeka vardı. Bu Kudreti ve Zekayı rastgele bir meselle anlaşılabilir hale getirmeye gücün yetmez, bu konuda hiçbir düşünce öne süremezsin. Bu Zekayı, kendi zekan ve duyguların vasıtasıyla Yaradan’ın olarak kabullenmeye bak.

2- Doğa yasalarına zıt düşecek şekilde yaşama ve hareket etme hakkına sahip değilsin. Böyle davrandığın takdirde sadece astral bedenine ve kendine değil, soyundan gelecek olanlara da zarar verirsin. Hal böyle olunca artık onlara kimse yardım edemez.

3- Yarım yamalak düşünme yeteneğinle Yaradan’ını hafife almaya kalkma sakın. Kelamı (İlahi Ruh) eleştirme, çünkü o sonsuz tecrübesi ve sınır tanımaz kudreti nedeniyle şaşmaz ve yanılmazdır.

4- Düşüncenin Tanrı tarafından bahşedilmiş en büyük güç ve en yüce miras olduğunu bilerek hem zihnen, hem de fiilen bıkıp usanmadan çalış. Düşüncenin etkisi bu dünyada da, öte alemde de sonsuz ve sınırsızdır. Yaradan’ın yorulmak bilmez mesaisine ve yaratılışa alın teri dökerek Tanrı rızası için hizmet eden hemcinslerine saygı duy.

5- Fakirle zengin arasında olduğu gibi gençle ihtiyar arasında da, rengi farklı insanlar arasında da ayırım yapma. Anan da, baban da Yaradan Tanrıya inandıklarına göre onların öğütlerini dinle. Bu imandan mahrum olduğunda belki yine zengin olabilirsin, ama ne mutlu olabilirsin, ne de tatmin ve huzur duyabilirsin.

6- Tanrı senden, kürenizde kudretinin nişanesi olarak devam eden hayata saygı duymanı istiyor. Hemcinslerinden birinin hayatına sahip çıkmaya hakkın yoktur. Negatif varlıklarla ve hayatın tahripkar tohumlarıyla mücadele et. Hiçbir hayvanı zevk için öldürme, ancak canını korumak zorunda kaldığın zaman öldür.

7- Hiçbir hemcinsinin bedenine, canına, şanına ve alınteriyle kazandığı malına zarar verme, evrimine ve özgürlüğüne engel olma. Ona her zaman her yerde teşekkür beklemeden yardım et. Gerçeğin yer etmesi için hayatını, sağlığını ve spiritüel gelişimini kolaylaştıran kurumların korunması için elinden geleni yap.

YEDİ GEREKLİLİK

1- Yardıma muhtaç bir varlığın, kendisi veya eşya hakkında daha üstün bir bilgiye ulaşmasına yardım ederken, seni yöneten duygu zevk değil fedakarlık olsun.

2- Karına, İlahi Muradın meyvesini taşıma sorumluluğunu yüklenmiş bir varlık olduğu için saygı duy.

3- Dünyanın hazinelerine tek başına sahip olmaya çalışma, çünkü onlar tüm yaratılmışlar içindir ve en başta da tüm insanlar içindir.

4- Ne hemcinsini kıskan, ne bir halkı veya ırkı, ne de herhangi bir ülkeyi.

5- Kendini herkesten güçlü de sansan, tecavüze uğramış da olsan, asla kaba kuvvete başvurma, çünkü bu maksatla harekete geçirilmiş kaba kuvvet, sadece hasmını değil, seni de telef edecek türden uğursuz güçlerin sahneye çıkmasına yol açar.

6- Zorlukla karşılaştığın zaman Tanrına başvur, mahvolmanı isteyen danışmanlarının veya düşmanlarının görüşlerine uyma.

7- Duyularına sakın güvenme, çünkü son kararı verecek güç ve yeteneğe ancak ruhsal varlığın sahiptir. Bu yolda sana yardım edecek olan sadece Tanrıdır, başkası değil. (Sayfa: 114-140)